BAHTİYARIZ – Hasan Yıkıcı

uöurumYeniden E’ye

 Dipsiz bir uçurumdan düşer gibi sana doğru düşüyorum. Sen uzaklaşmaktasın. Uçurumun dibi yok. Uçurum sonsuzca kez derinleşiyor. Çakılmak istiyorsun, çakılacak zemin yok. Dünyaları geçiyorum, evrenleri geçiyorum, galaksileri geçiyorum da bir hayata tutunamıyorum. Halbuki ne dünyalar, ne evrenler ne de galaksiler lüzumdur tutunabilmek için. Sadece bir dal, kopacağını bilsek dahi, düşerken tutunabileceğimiz bir dal.

 

*

Dal, bir dal bile değil. Bir avuntu sadece. Avuntu yakışmıyor bize halbuki. Sen yine geceleyin sokak lambası altında yalnız ama bir o kadar da dingin oturup da yıldızlara baktığın anları getir aklına. Şarap kokusu sararken geceyi, bir de o ulaşılmazın ulaşılmazlığıyla barışıkken, ama yine de maviliklerde, kim dokunabilir bahtiyarlığına?

 

*

Arkadaşlar bugünlerde kızıyorlar. ‘Politik şeyler yazmaya geri dön’ diyorlar. ‘Algının gözü bir tarafa açıkken diğer tarafa kapanmasın’ diyorlar. Doğru da diyorlar. Ama şimdi böyle yoksunluk kokan bir gecede, hazır duvarlar da hareket etmeye başlamışken, hazır memleketin yarısı yurtdışında tatilde, diğer yarısı da yurt içinde 135 metre karede seyf-ü sefa içindeyken ve insanın içinden en çok da çığlık atmak geliyorken bu nefessiz kılan fanusu parçalamak için neyin politiğini yazalım? Yazsak yazsak bu tüketici soluksuzluğun, bu banal yaşantıların, konformist söylenmelerin, 135 metre karelik mutlulukların kırılganlığını, çelişkilerimizin çıkışsızlığını, varoluşlarımızın özgünsüzlüğünün politiğini yazarız.

 

*

Halbuki E’de bir güzellik var. E’ye sarılıp, güzelleşmek var.

Uzağa, daha da uzağa…

Dışarı, daha da dışarı…

Düşlerimizi ve serseri bakışlarımızı kurtarmak için,

Aşağıya, daha da aşağıya…

Korkma dibi yok, sonu yok…

Vurmayacağız yere…

Sadece her şeyin ve her kesin yükseldiği bir çağda düşmek devrimci bir eylemdir.

 

Yoldaşlığın bir diğer adı düşdaşlıktır artık. Hem düşten vazgeçmemek hem de düşmekten korkmamak…

 

*

Hep sana doğru döndüm de, sende sancılandım. Sen’de ben de… Sancılar buldu bizi. Biz sancıların ala şafağında, düze çıkmayı beklemeden, ki düze çıkmak diye bir kalıp da yoktur bizim lügatta, bizim seyirde; yeni sancılara kıvrıldık. Hep becerdik herkes ‘mutlu olmasını’ becerirken, biz heder olmasını. Hiç de gocunmadık ama. Yine de güzeldi dedik. Yine de güzel hederlere yelken açmayı ihmal etmedik.

 

*

 

O statiklik değil de bu karmaşıklık iyi geliyor bize…

 

*

 

Kalabalığın içinde yalnızlık değil.

Yalnızlığın içinde kalabalık hiç değil.

Biz yalnızlığın içinde yalnızlık olduk.

Ruh içinde ruh, can içinde can.

Üfleseler sönmezdik.

Çokça üflediler de sönmedik zaten.

Ateş içinde ateş olduk.

Su üstünde yandık durduk da ıslanmadık.

Ama yine de ıslanmamaktan yaralı düştük.

 

*

Senin dehşete düştüğün zamanı hatırlıyorum. Büyümekten korkuyordun. Kendinin büyümesinden çok benim büyümemden. Küçüktük daha… Bizim için bir korkudan  öte olmayan tanrıya, başka korkulardan dolayı sığındığımız zamanlardı. Ayaklarımız küçük, parmaklarımız tombuldu. Çokça çocuktuk da, ne yollardan haberdardık, ne de düşüşlerden.

Şimdi büyüdük. Sen büyümekten korkardın. En çok da benim büyümemden.

‘Büyürsek hayallerin küçülür mü’ diye korkuyordun. Sen kendinin küçülmesinden korkuyordun. Ben kendimin büyümesinden.

Şimdi büyüdük ya, büyüyoruz işte. Ben sana sarılı, seni de büyüteyim diye, sen bulutlara ve maviye karışan. Karış!

Şimdi dehşete düşen benim, 25 yıl sonra da aynı yolları arşınlarken sana yine aynı coşku ve serserilikle sarılabilecek miyim diye?

 

Büyüyoruz ya, iktidar da içimizde büyüyor gayri ihtiyari. Seni büyütmek lazım ki, iktidarı küçültebilelim.

 

*

Evet, ne demiştik; bahtiyarız.

 Hasan Yıkıcı

Baraka Aktivisti