Dindar Nesil “Hayali” Şurada Yanıbaşımızda – Mustafa Batak

Yeni bir hayata başlamış gibi hissediyordum; büyüklerimiz tarafından sürekli dillendirilen “geleceğe dair sorumlulukların” ve o geleceği kurmak adına “birtakım vazifelerin” olduğunu bir anda idrak edivermiştim sanki… Cemal Süreya’nın “Yeni Hayat” adlı şiirinde söylediği gibi “bütün bildiklerim yeniden biçimleniyordu” adeta… Bundan öncesi sanki yoktu. Artık bildiğim şeyleri dahi sorguluyor, bunların esasında farklı şeyler olduğunun farkına varıyordum…

Büyüyordum galiba ve bu bir geçiş dönemiydi…

Bu dönemde bir de aile büyükleri vardı tabii… “Büyüdün artık sen, koca adam oldun” şeklinde “güzellemelerin” havada uçuştuğu, ancak irade koyup herhangi bir işe meylettiğim anda, tavsiyelerin aynı oranda devam ettiği bir “büyümeydi” bu. Kafam iyice karışmıştı. Bildiğim tek şey birkaç hafta sonra lise öğrenimimi tamamlayıp yaz sonu üniversiteye başlıyor olacak olmam ve “büyüklerimin” bunu benden daha fazla sahipleniyor olmasıydı… Ancak sanırım henüz “büyüyememiştim” çünkü halâ saatin 4 olmasını bekleyip, saat gelip çattığında Yusuf Kaptan’a koşup mahalle maçı oynamanın hayalini kuruyordum…

***

Yine öyle bir gündü. Bu kez eski Kuruçeşme Hastanesi’nin yanındaki boş arsada maç yapacaktık. Her şey hazırdı. Hatta sonraları camide imam olduğunu öğrendiğimiz Mehmet Hoca bile yerindeydi. Bilahare maç başladı; ancak kısa bir süre sonra tansiyon yükseldi ve aramızda tartışma çıktı. Her zamanki gibi Mehmet Hoca araya girerek bizleri sakinleştirdi. Çoğu zaman, bu tarz tartışmalarda araya giren ve sonrasında bazen hakemlik bazen de oyunculuk yaparak bizimle kalan Mehmet Hoca bu kez çok sinirliydi. Maçı orada bitirip bizleri önce bakkala su almaya, oradan da evine çay içmeye davet etti. Onu kırmayıp gitmiştik. Orada çok eğlenmiştik ancak vakit de ilerlemişti. Dersimizi de almış halde oradan ayrılacaktık ki Hoca bir soru sordu. Sizlere her gün 24 altın versem ve sadece 1 tanesini geri istesem çok şey istemiş olur muydum? Bizlerden cevap gecikmedi: “Hayır olmazdın!”… “Peki”, diye düşündük, “nasıl olacak ki bu?” Hocanın bize yanıtı, “bunu düşünün yarın yine konuşalım” şeklinde oldu…

***

Saat epey ilerlemişti. Eve geç kalmıştım ve telaşlı telaşlı yürürken ” ‘büyük adam’ olduğum için eve geç kalmam normalse, neden stres çekiyordum ki?” şeklinde düşünüyordum. Nitekim korkulan olmadı ve eve girip çarçabuk üzerimi değiştirip uyudum. Ertesi gün öğleden sonra Mehmet Hoca’nın sorduğu soru geldi aklıma, yanıtını hiç düşünmemiştim. Fazla önemsemediğimden olsa gerek cevabı bulmadan çıkıp evine gittik. Hiçbirimizin cevabı yoktu… Hoca yanıtı bulan var mı? Diye sordu once… Sonra kafasını öne eğdi ve “çocuklar 24 altın, günün 24 saati anlamına gelmektedir” diyerek kafasını kaldırdı. “Peki, 1 altın nedir?” diye sorduğumuzda ise “24 saat içerisinde sizden 1 saati Allah’a ayırmanız ve o 1 saati onun için namaz kılarak geçirmeniz isteniyor” demişti…

Aldığımız yanıttan çok etkilenmiş ve hatta minik bir şok geçirmiştik. Beklemiyorduk bu cevabı, büyülenmiştik adeta… O büyü, etkisini uzunca bir süre göstermiş olacak ki, artık rutin şeklinde toplanan, birtakım öğüt ve tavsiyeler dinleyen bir hale bürünmüştük…

Dini vecibelerin öğretildiği toplantılardı bunlar: Hiç kadının olmadığı, bizden onlarca yaş büyük “abilerimizin” de katıldığı, ikramı bol sofraların kurulduğu rutin toplantılar… Yaz boyunca katıldığımız ve halet-i ruhiyemizin hızla değiştiğini fark edemediğimiz bu toplantılarda artık sadece din olgusu ve Kuran okumaları değil; Kıbrıs sorunu, dünyadan gelişmeler, ülkenin iç siyaseti gibi önemli mevzular da konu edilirken diğer taraftan aynı anda işsizlere iş bulunuyor, okula kaydolamayan arkadaşlara yardım yapılıyordu. Bu durum rutin bir biçimde devam ederken yaşadığımız dönüşüm de giderek belirginleşiyordu…

***

Aile “büyüklerimiz” dönüşümün farkına varmıştı. Ne yaptığımızı nereye gittiğimizi soruyor ve hatta bizi takip ediyorlardı. Bu duruma tepkimiz sertti. “Biz artık büyüdük! Kendi kararlarımızı alabilecek yaştayız!” şeklinde karşı çıkıyor hatta nereye gittiğimizi gizlemeyip onları da davet ediyorduk; ancak ne onlar gelmeyi tercih ediyordu ne de bizler geri durmayı…Bu, bir süre böyle devam etti. “Büyüklerimize” karşı durmanın verdiği haz hoşumuza gitmiyor değildi hani… Ancak artık bizler de ne yaptığımızı sorgular hale gelmiştik; çünkü en azından benim ailem toplumsal meselelere duyarlı insanlardı ve sorunları bizim yanımızda konuşmaktan çekinmezdi. Ailem din düşmanı değildi, ancak katıldığımız toplantılarda ailem gibi insanlardan din düşmanı şeklinde söz ediliyordu. Bunun yanında bilimsel hiçbir şey dikkate alınmıyor, bilhassa ötelenip ruhani meseleler ön planda tutuluyordu. İşte o anlarda fark etmeye başlamıştık ve o abilerimizi yavaş yavaş mahallemizde, duraklarda, hisar altında çocukların yanında görmeye başladığımızda nasıl bir girdabın içerisine girdiğimizi fark etmiştik.

***

Sorunlarımızı çözen, ailemizle olan problemlerimizi aşmamızı öğütleyen bu insanlar artık o kadar yakın ve samimi değildi; işleri sadece İslamiyet’i öğütlemekti ve bu, sadece bu bile, bizlere anlattıklarıyla çelişiyordu. Ailemiz haklıydı; bunlar yanlış insanlardı ve biz doğru hareket etmiyorduk. Ancak bizlere de artık “büyük adam” olduğumuz için geri adım atmak ve ailemizden özür dilemek zor geliyordu. Sonraları oradan kurtulduğumuzu ve onların haklı olduğunu nasıl gösterebiliriz şeklinde arayışa girmiştik. Kafamızı kaldırıp sokağa bakmamız, bu arayışa son vermemize yetti. Çünkü orada, Kuran kurslarına karşı mücadele vardı. Gerici ve muhafazakâr toplum hayalini gerçekleştirmek için başlatılan Kuran kurslarında dindar nesil yetiştirmek için birtakım insanların faaliyet yürüttüğünü ve gençleri kanatları altına alıp onları dönüştürme çabası içerisine girdiğini söylüyordu devrimciler…

Ve bu duruma karşı çıkmaktan geri durmayacaklarını açıkça ifade ediyorlardı.

Çok geçmeden o insanların yanına meyledip; sorgulayan, gerektiğinde itiraz edip hak ve özgürlükleri için mücadele eden insanlar olmaya çaba gösterdik…

Bugün geldiğimiz noktada gericiliğin ne kadar köklenip büyüdüğünü görebiliyor, örgütlü hayatın verdiği sorumlulukları yerine getirerek böyle örnekler yaşanmaması adına kuran kurslarının karşısına bilimi koyarak mücadele ediyoruz…

Bu mücadele hak ve özgürlüklerimizi kazanana, özellikle gençlerin söz, eylem ve fikirlerini kendi iradesiyle özgürce ortaya koyabileceği başka bir dünyayı kurana dek sürecek..

Son söz olarak; “bırakın din adamları başka bir dünya vaad etsinler. Biz cenneti yeryüzünde kuracağız!”
Lev Troçki

 

Mustafa Batak

Baraka Aktivisti