FEMİNİZM DİL İLE NE YAPAR? -Mustafa Keleşzade

imageFeminist mücadele toplumumuzda yeni yeni yükselmeye ve şekillenmeye başlıyor. Geçmişte 8 Mart’larda kadınlar erkeklerce çiçeklenip, “günleri” kutlanır ve panayırlar düzenlenirdi. Artık ise 8 Mart’larda sokaklarda daha fazla kadını taleplerini haykırırken görmek mümkün..

Toplumumuzda önceleri normal kabul edilen devlet kontrolünde kadın satılmasına karşı, artık “Pezevenk Devlet İstemiyoruz” şiarı yükseltilebiliyor ve daha da önemlisi toplumsal destek alabiliyor. İş yerinde tacize uğrayan, evde dayak yiyen kadınlar artık kadın örgütleri ile temasa geçecek ve ses çıkaracak cesareti bulabilmekte. Bunun yanında kadın sığınma evi gibi talepler de artık somut karşılık bulmakta.

Uzun lafın kısası artık feminizmin toplumumuzda sadece adı değil mücadele olarak bir karşılığı da var. Mücadelenin oluşurken karşılaştığı en büyük sorunlardan biri ise cinsiyetçi düşünce yapısı olarak kendini gösteriyor. Bir bakan çıkıp “gece kulüplerini kapatalım da, kırk bin asker bizi mi becersin” mealinde bir laf edebiliyor ve bu bulunduğu ortamda hoşnutlukla karşılanıyor.

Cinsiyetçi Düşünce Yapısı, çok uzun yıllardır erkeğin üstünlüğü üzerinden şekillenen bir pratiğin sonucudur. Antik Atina Şehir Devleti’nde, yani tarihin ilk demokrasi örneğinde kadınlar oy verme hakkından yoksundu. Kadınlar ve köleler vatandaş sayılmıyordu.

Her tarihsel dönemde kadın, erkeğin bir malı olarak görülmüştür. Kapitalizm koşullarında, özellikle savaş dönemlerinde, iş gücü ihtiyacının ve kadınların kendi mücadelelerinin sonucunda kadın erkeğin malı olarak görülmekten yasal olarak sıyrılmıştır. Fakat algıda ve pratikte her hangi bir değişim yaşanmamıştır.

Böylece kadınlara uzun süre siyasal hakları verilmemiş, iş yerinde ise kadınlara daha az ücretler ödenmiştir. Kapitalist sistemin de ucuz iş gücü bulması ile işine yarayan bu durum, yükseltilen mücadeleler ile büyük ölçüde ortadan kalkmıştır. Fakat kadın hala toplumsal olarak kendi işlese dahi, her hangi bir ücret almadan ev işlerini yapmak, çocuklara bakmak ve kocasını yeni iş günü için hazırlamak zorunluluğu ile karşı karşıyadır.

Bu durumun hala toplumsal normal oluşu cinsiyetçi düşünce yapısı ile ilişkilidir. Cinsiyetçi düşünce yapısı ise dildeki cinsiyetçilikle beslenir ve toplumsal hegemonyasını devam ettirir.

Dilde Cinsiyetçilik

Deyimler, cinsiyetçidir: “Adam gibi olmak, kadın gibi kıvırtmamak gerekir. “Kızını dövmeyen baba dizini döver”, kadının” hanım hanımcık” olması beklenir. Küfürlerin ise neredeyse tamamı erkeğin kadına yönelik üstünlüğünü üzerinden kurulur.

Deyimler ve küfürler kadınların toplumsal olarak “aşağılığını” pekiştirir. Günlük hayatta kullandığımız kelimelerde de bu durum kendisini gösterir. Erkek olmak söylenmesi gurur verici bir durumken, kadın olmanın inceltilmesi gerekir ve bayan olarak kullanılır. Bilimadamı gibi tanımlarla belli alanların salt “erkek işi” olduğu fikri pekiştirlir. Cinsiyetçi dilin kullanımı erkekte var olan üstünlük algısını beslerken, kadının ise bulunduğu ikincil konuma rıza üretmesini sağlar.

Cinsiyetçi dilin ortadan kalkmasının yegane koşulu ataerkinin ortadan kaldırılmasıdır. Ataerkil sistem cinsiyetçi düşünce yapısını, cinsiyetçi düşünce yapısı ise cinsiyetçi dili şekillendirmektedir. Yani cinsiyetçi bir dil kullanıyor olmamız, cinsiyetçi bir toplumda yaşadığımızı gösterir. Tıpkı köleliği kabul edilemez olarak görmemiz, ameleliği toplumsal olarak alt bir sınıf, hatta küfür olarak algılamamızın, kapitalist bir toplumda yaşadığımızı gösterdiği gibi.

Fakat bu durum cinsiyetçi dilin kullanımının normal olduğu anlamına gelmez. Cinsiyetçi bir dil, cinsiyetçiliğin toplumsal hegemonyasının devamına hizmet eder. Bu sebeple mücadele içerisindeki kişilerin cinsiyetçi dili yeniden üretmemeleri gerekir. Cinsiyetçi dili yeniden üreten bir feminist, argo ifade ile kendi kalesine gol atmış olur.

Günümüzde medya ve toplumsal figürler, toplumu şekillendirmede büyük bir etkiye sahiptir. Beğenilen bir köşe yazarının, toplumca kabul gören bir siyasetçinin, ya da sanatçının dili ve söyledikleri algımızı ve konuşmamızı şekillendirmede etkili olmaktadır. Bu sebeple, medyanın ve toplumsal figürlerin takibi, onların kullandığı cinsiyetçi dile yönelik yapılacak eleştiri ve eylemler cinsiyetçiliğe karşı mücadelede önemli yere sahiptir.

Tüm bunlara rağmen kullanılan dilin toplumsal hayatın devamlılığının önemli bir parçası olduğu da mücadelede es geçilmemesi gereken bir konudur. Feminist mücadele salt dildeki cinsiyetçiliği odağına alır ve kapsamlı bir toplumsa cinsiyet eşitliği mücadelesini yürütmezse kitleselleşemez. Cinsiyetçi bir dilden rahatsız olmak, öncelikle toplumsal konumunun farkında olmayı gerektirir. Fakat, hali hazırda tüm iletişim araçları ve dille ataerkinin hegemonyası altında bulunan ve ne denli ezilmekte olduğunun farkında olmayan kişilere dil aracılığı ile ulaşmak mümkün değildir. Salt dile odaklanan feminist bir mücadele dil ile ilgilenecek kadar entelektüel birikimi ve farkındalığı olan çevreler arasında sıkışıp kalacaktır.

Mustafa Keleşzade

Baraka Kültür Merkezi Aktivisti