Kentimizin evimizden ne farkı var?-Mustafa Batak

Yaşadığımız şehirler evlerimizdir aslında. Onlara iyi bakmalıyız…
Cadde ve meydanlarımızın, gün içerisinde sıkça kullandığımız salonlarımızdan bir farkı var mı? Ya da evlerimizin koridorlarının ara sokaklara açılan sokaklardan? Peki o ara sokakta bulunan evlerimiz de yatak odalarımız değil midir?
Kentlerimiz de bizlerin evleridir…
Bundandır ki meydanlarımıza, yollarımıza ve sokaklarımıza yapılan muamele aslında evlerimize yapılan müdahalelerdir.
Tıpkı evlerimizde yaptığımız tadilatlar ve düzenlemeler gibi kentlerimiz de değiştirilip geliştirilebilir ve geliştirilmelidir de. Ama maalesef bu değişiklikler hiç bizlere danışılmadan ve bizlerin değil başkalarının çıkarlarına göre yapılmakta… Öyle ki; sürekli yeni bölgeler imara açılmakta, imara açılan her yeni bölge yeni kapasiteler doğurmakta ve bu yeni kapasite; yeni nüfus, yeni taşıt, yeni mekân ve kaybolan yeşil alan, doğa katliamı anlamına gelmektedir.
Mevcut duruma baktığımızda Şehir Planlaması tamamen siyasi otoritenin elinde. Tüm yeşil alan ve benzeri kararları belirleyen emirname değişiklikleri Şehir Planlama Dairesine bağlı ve kimseye danışılmadan yapılabilmekte. Dairenin ise hali her hükümet değişikliğinde değişen müdürünün ve o müdürü atayan partinin hali. Hal böyle olunca her değişim sonunu yeni kararlar, yeni imar planlaması ve haliyle o siyasete yakın sermayenin talebinde çarpık ve bilimsellikten uzak yapılaşma söz konusu oluyor…
Zaten mevcut durumda halkı temsil ettiğini öne süren hükumetler; halkın olan, ortak kullanım alanlarında insanların görüş ve taleplerine yönelik çalışmalar yapmak yerine, arazilerimizi sermayeye teslim ediyor ve böylece daha çok kar daha fazla kazanç uğruna sermaye, bölgelerimizi adeta talan ediyor, beton yığını haline getiriyor…
Sermaye ve siyasi otoritilerin partizanca çıkarları doğrultusunda değil halkın çıkalarına uygun, yeni yaşam alanları için oluşturulacak projeler ile sözünü ettiğimiz sıkıntılar ortadan kalkacaktır. Şehir planlamasının o şehirde yaşayan insanlar ve farklı kesimleri temsil eden demokratik kitle örgütleriyle birlikte yapılmasının düzenlenmesi talanı ortadan kaldıracaktır. Böylesi bir sistem, sermayenin çıkarlarına değil ve hatta sadece bölge halkının çıkarlarını da değil, kamunun ve bölgede yaşayan tüm canlıların da çıkarına ve geleceğine yönelik bir planlamayı yaratacaktır.
Ancak bu sistem kurulmaz, ahbap-çavuş ilişkisi, rüşvet veren rüşvet alan ilişkisi ile parsel parsel topraklar dağıtılır ve hiçbir planlama yapılmadan bölgeler imara açılırsa, ortaya kaostan başka bir şey çıkmayacaktır…
***
Tüm bu söylenilenler ışığında, özellikle Lefkoşa ve Girne bölgelerine baktığımızda yıllar içerisinde oluşan tablonun hiç de iç açıcı olmadığını göreceğiz…
Her iki bölgeye de kuş bakışı baktığımızı hayal edelim. Karşımıza yayılamacı, çarpık, düzensiz ve bir o kadar karmaşık beton yığını çıkacaktır.
Buna, mevcut yerleşim yerlerinde plansız yapılan inşaatlarla artan hane sayısı, artan hane sayısıyla oluşan trafik ve bunların yarattığı karşılanmayan yan ihtiyaçlar ve tüketilen enerji de eklenince ortaya yaşanılamaz ve tahammül edilemez bir tablo çıkıyor…
Girne özelinde uzunca bir süredir başlayan inşaat furyasıyla hayatı her geçen gün daha da zorlaşan, yeşil alanı ve kıyı şeridi sermayeye teslim edilen bölge halkı, son olarak 2. Bölge Emirnamesiyle yapılmak istenen değişikliklere karşı kurduğu inisiyatifle tepkisini koymuş durumda, kent hakkını savunuyor…
Yeni emirnameyle sermayeye kucak açan hükumete karşı, imar planı talep eden ve ilgili birimlerden bu yönde gerekli desteği alan Girne İnisiyatifi isimli hareket; planlı bir şehir, sürdürülebilir yapılaşma ve Turizm Bakanı Fikri Ataoğlu’nun söylediklerinin aksine dağın yamacında değil, kendi bölgelerinde barınmak istiyor, kentlerine ve kıyılarına sahip çıkıyor… Ve bunu da oluşturdukları halk meclisiyle yapıyor… Süreç, yeni olmasa da oluşan hareket daha çok yeni. Ve öfkeli… Şehrin göz göre göre elden . gitmesine seyirci kalmak istemiyorlar, kentlerinde, yaşam alanlarında özne olduklarını gösteriyorlar.
Başka bir kent ve başka bir yapılaşma mümkün. Bunu bizlere ne otel sahipleri, ne de onların emrine amade yozlaşmış siyasiler verecek. Girne İnisiyatifi bizlere yapılması gerekeni gösteriyor; kentlerimiz için ayağa kalkmamız gerektiğini ve tıpkı evlerimizde yaptığımız gibi yönetimini hiç kimselere bırakmamız gerektiğini gösteriyor.