VESAYETTEN UMUTSUZ İŞGALE YOL – Mustafa Keleşzade

images

Adanın kuzey coğrafyasında bir sorun olduğunu düşünmeyen sanırım yoktur. Ersin Tatar ile İrsen Küçük dahi istikrardan ve uçmaktan bahsederken, ne denli saçma şeyler söylediklerinin farkındadır (en azından akli dengeleri açısından böyle umut etmekteyim).

Sorunun kaynağı ile ilgili ise iki temel görüş belirginleşmekte.

Bu görüşlerden ilki, sorunun kaynağının Kıbrıslı Türkler’de olduğudur. Sağdan, sola farklı çevrelerde görülebiliyor bu görüş.

Mesela, Demokrat Parti “kendi evimizin efendisi” olacağız sözünün içini bu görüş ile doldurmakta. Kendi evimizin efendisi olmamız önündeki engeli tembelliğimiz ve üretmiyor oluşumuz olarak koyuyor Demokrat Parti.

CTP içerisinde bir kesimin kullandığı “vesayet rejimi” kavramı da nitekim bu yönde. Bu kavram ile Kıbrıslı Türkler’in yıllar içinde kendi iradesini bilinçli olarak bir dış güce bırakmayı seçtiği ve şu an yaşananların bu durumun bir sonucu olduğu iddiası savunulmakta. Soruna çözüm olarak Kıbrıslı Türkler’in ipleri kendi eline alma tercihini yapması koyulmakta.

Benzer bir görüş de Ankara’dan geliyor. Tayyip Erdoğan’da sorunun kaynağına yönelik fikrinin bu yönde olduğunu, kaba bir şekilde, Kıbrıslı Türkler’e “besleme” diyerek koyuyor. (Sanırım diğer yapılar gibi afilli bir tanım bulmaması, kendisinin burada oy kaygısı gütmemesi ile ilgilidir).

Diğer ana görüş ise sorunların kaynağı olarak işgali görmekte. Bu görüşü savunanlar da kendi içinde çeşitlenmekte. Bu grupları kendi aralarında devrimciler ve umutsuzlar olarak ayırabiliriz.

Devrimciler işgali temel sorun olarak koyup, işgale karşı mücadeleyi, bu yolla dönüşmeyi ve bağımsızlığa ulaşmayı önüne hedef olarak koymaktalar.

Diğer grubu ise umutsuz işgalciler diye tanımlayabiliriz. Bu grup adanın kuzeyinin işgalini kabul etmekte ve “işgal var” sözünü tekrarlayarak umutsuz bir bekleyiş içine girmekte.

Şimdi geç de olsa yazıyı yazma sebebime geleyim. Geçenlerde vesayet kavramını sahiplenen bir dost, işgal tanımını kullananları hiçbir şey yapmamakla suçladı. Bu genellemenin yanlışlığı dışında, umutsuz işgalicileri ile ilgili bana oldukça ironik de geldi.

Neden diye soracak olursanız, hemen açıklayım.

Bir yol düşünün ve o yolda bir noktadan diğer noktaya gitmeye çalışanları. Yolun ortasında ise kocaman bir duvar.

Birileri geliyor ve duvar yok hadi yürüyün diyor. Yürümemekte olanlar yürümeye başlıyor ve doğal olarak duvara çakılıyorlar.

 Sonra canı yanan bir kesim ayrılıp, duvar var diye bağırmaya başlıyor. Hem de başka hiç bir şey yapmadan, duvarın varlığını duyurmak, karşıya geçmekten daha önemli bir hale geliyor.

Duvar yokcular ise aradan bir vakit geçip toparlanınca yine karşıya geçmek niyeti ile duvara yürümeye başlıyorlar…

Bugün vesayet rejimi tanımını ortaya koyan sol liberal çevreler, dün de benzeri statüko tanımını ortaya atmışlardı.

Dün statüko karşıtı, işgal körü oluşan hareketin bir parçası ve sonucu, bugünün umutsuz işgalcileridir.

Ve aslında bakarsak duvarın varlığını da, yokluğunu da bağırmak duvarı geçmemizi sağlamaz.

 

Mustafa Keleşzade

Baraka Kültür Merkezi Aktivisti