25 Kasım’da Nerdesin? – Pınar Piro

Şiddet dediğimiz zaman aklımıza hemen kötü durum örnekleri gelir. Tartışma, bağırma, hakaret, alay etme, vurma, yaralama, öldürme vs. Oysa ki şiddet saf anlamında tamamen olumsuzluk içeren bir durum değildir. En basit örneklerle, kuş yumurtadan çıkmak için gagasıyla kabuğa baskı uygular, gürül gürül akan yağmur suları derenin önünü tıkayan herşeyi yıkar geçer, kendini tehlikede hisseden bir kedi tiz bir ses çıkararak ve tüylerini diken gibi kabartarak kendini korumaya çalışır. Yani şiddet aslında bir baskı uygulama şeklidir.

Ancak insanlık elinde var olan gücü kötüye kullanmaktan çekinmemektedir.  Kendini tehlikede hissettiği anda, kendi gücünü başkası üzerinde kullanmaya başlar. Gücü elinde tutmak, olayları kendi menfaatleri doğrultusunda yönlendirebilmek için kendince daha güçsüz gördüğüne çeşitli yollarla baskı uygular, şiddet gösterir. Saygınlığını yitirmek istemeyen ve işin yürümesini isteyen patron çalışanlarına üstten tavırlarla yaklaşır hatta hakaret edebilme hakkı olduğunu düşünür, mobing uygular. Öğretmenler kendilerini sınıfı kral/kraliçesi, öğrencileri de kendine ittat etmesi gereken insanlar olarak görüp disiplin aşkı ile yanıp tutuşurken sorgusuz sualsiz saygı gösterip boyun eğmeyi aşılar gencecik akıllara. ‘Büyükler’ ‘küçüklere’ vurarak ceza verebileceği gibi saçma ve korkunç bir algıya sahiptir herzaman. Anne-babalar çocuklarını sahip oldukları bir eşya gibi görüp onların da başlı başına tamamen farklı bir birey olduğunu unutur, hakkında kararlar vermekten geri kalmaz. Trafikte herkes kendince dünyanın en iyi şoförü, diğer sürücüler ise kornalarla hakaretlerle aşağılanacak beceriksiz insanlar.  Ve daha yüzlerce örnek verilebilir hergün karşımıza çıkan şiddet için.

Ancak öyle bir şiddet örneği var ki, biran önce son bulması için elden gelen herşey hemen heran yapılmalı. Çünkü bu şiddet, yöneldiği kişinin sırf cinsiyetinden dolayı, normalleştiriliyor, görmezden geliniyor, yolu açılıyor: KADINA YÖNELİK ŞİDDET

Kadına yönelik şiddeti diğer tüm şiddetlerden ayıran ve daha çok sözedilir ve artık uğruna mücadeleler verilir hale getiren sebep tamamen cinsiyetle alakalı. Yani kadınların gücsüz olarak görülüp üzerlerinde çeşitli yollardan baskı uygulanması.

Bu şiddet türünün kökeni ataerkil sisteme, toplumsal cinsiyet eşitsizliğinin yarattığı çarpık yaşam şartlarına dayanmaktadır. Bebekler doğar doğmaz kız ve erkek oluşlarına göre farklı yetiştirilmeye başlanıyor. Kzılar daha narin, daha kibar, doğumdan itibaren süslü püslü, oturaklı, çevreye dair daha korunaklı yetiştiriliyor. Erkek çocuklarımız ise daha dışa açık ve daha cesur yetiştiriliyor. Okullarda verilen eğitimle ‘kadınlık’ ve ‘erkeklik’ rolleri aşılanıyor beyinlere. İşe giden erkekler ve işe gitse bile evin işlerinden ve çocuk bakımından sorumlu olan kadınlar. Her ne kadar bazı ilerlemeler kaydedilmeye çalışılsa da hala gerçek anlamda bir düzelme söz konusu olmamakta, verilen örneklerde babanın ev işlerinde anneye yardım edebileceği anlatılmaktadır; oysa ki ev işlerinde birinin diğerine yardım edeceği değil eşit paylaşımların ve sorumlulukların olması gerektiği algılanmalı ve çocuklara bu şekilde anlatılmalıdır.  Çocuklar şiddet içerikli oyunlardan uzak tutulmalı, birinin canının yanması ile zevk alınamayacağı benimsetilmelidir.

Yaşlar ilerledikçe de toplumsal cinsiyet eşitsizliğinin etkileri yaşanmaya devam eder ve meslek seçimlerini de etkiler. Fiziksel güç ve ağır çalışma koşulları gerektiren meslekler erkeklere, daha sakin daha az zaman gerektiren meslekler de kadınlara yakıştırılır. Çünkü kadın işinden sonra evine döndüğünde ailesine yemek hazırlayacak, temizliği sağlayacak, tüm aile fertlerinin ertesi güne heranlamda hazır olması için gerekenleri yerine getirebilecek zaman ve güce ihtiyaç duyar. Ancak birçok insan bu durumun kadın üzerinde nasıl bir psikolojik baskı yarattığı ve kişiliğine yönelik şiddet uyguladığının farkında değildir.

Tüm bu toplumsal baskı yetmezmiş gibi kadınlar açık açık şiddete de maruz kalabilmektedir. Yemeğin tuzu fazla geldiği için eşi tarafından hakaretlenebilmekte hatta bazen dayak yiyebilmektedir. Arkadaşları veya aile bireyleri onun ‘gözünü açıyor’ diye görüşmesi yasaklanabilmektedir. İstenileni yerine getirmediği için elinden parası alınmakta veya ihtiyaçlarını karşılayabileceği maddi destek sağlanmayarak cezalandırılabilmektedir. Sokakta yürürken sırf kadın olduğu için kıyafetinin şekline rengine karışılabilmekte, ya da yoldan geçerken taciz edilebilmektedir. Daha da ileri gidilerek kişinin bedenine olan saygı yitirilip kadına tecavüz edilebilmektedir. Ve en ağır şekliyle şiddet, tüm acımasızlığıyla ortaya çıkmakta ve birileri kadınları öldürebilmektedir. Evet tüm bunları –bilmektedir diye dile getiriyoruz. Çünkü bu şiddet türleri, uygulayanına gerekli yaptırımlar uygulanmadığı için, yapılmaması gereken ama yapılabilen eylemlerdir. Ataerkil sistemin işleyişi nedeni ile erkek kendini kadından üstün görüyor. Sistem onun gücünü gerek güvencesiz çalışma gerek yoksullaştırma yolları ile kırdıkça, o da kadın üzerinden kendini tatmin etmekte ve güçlü olduğunu hissetmeye çalışmaktadır. Yargı sistemleri çok sıkıntılı çalışmakta, kadına yönelen bu insan hakları ihlaline gerekli cezaları herzaman gerektiği zaman ve şekilde yerine getirememektedir.

Ve malesef tüm bunlar biraraya geldiğinde önümüze gelen tablo her geçen gün kötüleşmektedir. Öyle ki bu yıl ülkemizde 5 kadın cineyeti işlenmiş, 5 kadınımız kendilerini çok seven o erkekler tarafından öldürülmüştür. Lütfen aklımızdan çıkarmayalım; o kadınlar ölmedi! Öldürüldü! Çünkü ülkemizde kadın sığınma evi yok. Çünkü alo hibar hattı devlet tarafından ücreti ödenmeyen, personelin insiyatifine kalmış bir hat. Çünkü market açılır gibi gece kulübü açılabiliyor ülkemizde. Çünkü hala yeterince sesimizi yükseltemedik. O yüzden soruyorum şimdi;

25 KASIM’DA NERDESİN?

Evinde oturup dizi izlemeye ya da internetten sitem belirtmeye devam mı edeceksin yoksa sokağa çıkıp tüm kızkardeşlerinin hesabını mı soracaksın? Unutma 1 bile çokken biz 5 kardeşimizi kaybettik ve şiddet sana çok uzakta değil, hemen yanıbaşında.

Pınar Piro
Baraka Aktivisti