İmza Meselesi – Celal Özkızan

Hatırlanacağı üzere, yaklaşık 2 hafta önce, Türkiye’de sayıları binden fazla olan akademisyenler, Erdoğan’ın ve AKP’nin Türkiye’nin doğusunda Kürtlerin yoğun olarak yaşadığı illerde başlattığı haksız ve hukuksuz savaşa karşı bir barış bildirisi kaleme almışlardı…

 

Bu bildiride özet olarak şunlar söyleniyordu : “Terörle mücadele” adı altında sivilleri katlediyorsunuz; yaptığınız şey Türkiye’nin hem kendi hukukuna hem bağlı olduğu uluslararası hukuka aykırı, zaten en başta da insanlığa aykırı; karşı taraf ateşkese ve müzakerelere hazır olduğunu söylerken, insanların pisi pisine ölmemesi için imkan varken, neden barış için müzakerelere başlamak yerine topyekün bir savaş başlatıyorsunuz…

 

Bu bildiri yayınlanır yayınlanmaz, Türkiye’de fırtınalar koptu : Önce Türkiye’de hükümet ve cumhurbaşkanlığı kanadından sadece düşüncelerini açıklayan ve ifade özgürlüklerini kullanan akademisyenlerle ilgili vatan hainliği “suçlamasından” tutun da her türlü aşağılamaya kadar çok sayıda “açıklama” geldi…

 

Faşist eski ülkücü yeni AKP’li Sedat Peker bu barış bildirisini imzalayan akademisyelerin “oluk oluk kanlarını akıtacağını” söyledi; YÖK, bildiriyi imzalayan hocalar hakkında soruşturma başlattı; bazı özel üniversiteler bu bildiriye imza atan hocaları okuldan uzaklaştırdılar; Kocaeli Üniversitesi başta olmak üzere çeşitli üniversitelerde bu bildiriyi imzalayanlardan bazıları gözaltına alındı; iktidarın “ısmarlamasıyla” bazı başka AKademisyenler ve milliyetçiler “karşı-bildiri” yazdılar…

 

Bu liste uzar da gider, zaten meselenin yankıları da sürmeye devam ediyor…

 

Çeşitli ülkelerde, bazı küçük meseleler için “belki bir ihtimal işe yarar” diye, bizim gibi ülkelerdeyse “hiçbir türlü işe yaramaz” diye bakılan imza meselesi, işte Türkiye’de böyle fırtınalar estirdi…

 

Türkiye’de artık “faşizm” kelimesi bir slogan olmaktan çıkıp bir gerçeğe dönüşmeye başladığından, artık “basit bir imza” bile, çok ciddi bir toplumsal karşılık bulabiliyor…

 

***

Şimdi bundan yaklaşık 60 sene öncenin Kıbrıs’ına dönelim, 1958 yılına…

 

Bilindiği gibi, sonuna kadar düşman gibi görünen zamanın Kıbrıslı Türk milliyetçileri ile Kıbrıslı Elen milliyetçileri, mesele Kıbrıslı Türk ve Kıbrıslı Elen emekçilerin ortak mücadelesi olduğunda, bir anda ortak tavırlar sergiliyorlardı. Bu yüzdendir ki EOKA, Kıbrıslı Türk’ten çok Kıbrıslı Elen solcuları öldürmüş; bu yüzdendir ki TMT, Kıbrıslı Elen’den çok Kıbrıslı Türk solcuları öldürmüştür…

 

İşte 1958 yılının Mayıs ve Haziran ayları ise, TMT tarafından Kıbrıslı Türk solcuların hunharca katledildiği yıl olarak tarihe geçmiştir…

 

Peki bunun “imza” meselesiyle ne ilgisi var ?..

 

TMT, solcu katliamına başlamadan önce, bir “uyarıda” bulunmuştu. TMT, “kara listeye” aldığı emekçilerin, solcuların ve sendikacıların, eğer canlarını kurtarmak istiyorlarsa, kendi imzalarıyla gazetelerde solcu olmadıklarına, Kıbrıslı Elen işçilerle ortak sendikalarda bulunmayacaklarına, TMT’nin ve Denktaş yönetiminin otoritesine koşulsuz itaat edeceklerine ve “Türk tezi”ni savunduklarına dair bir açıklama yapmalarını istemişti…

 

“Kampanya” çok basitti : İmzayı at, canını kurtar.

 

Ancak Ahmet Yahya için öyle olmamıştı…

 

Ahmet Yahya da, diğer pek çok işçi, solcu ve sendikacı gibi, TMT’nin acımasız baskılarına daha fazla direnememiş ve 29 Mayıs 1958 günü eline kalemi kağıdı alıp şu satırları yazmıştı : “Ben aşağıda imza sahibi Defteralı’nın kalfası Ahmed, İşçi Birliklerine kayıd edilmediğim gibi, solcu temayüllü birisi de değilim. Ben daima halkımıza ve liderlerimizin çizdği yoldan yürüdüğümü ve yürüyeceğimi beyan ve ilan ederim…

 

Ahmet Yahya bu metni imzalayıp,  Bozkurt gazetesine göndermişti. Gerçekten de yazı ve imza, ertesi gün, 30 Mayıs sabahında, gazetede çıkmıştı. Ancak, 26 yaşındaki Ahmet Yahya, 29 Mayıs gecesi, TMT’ciler tarafından katledilmişti. Ertesi gün gazetelerde, hem Ahmet Yahya’nın imzası ve yazısı, hem de ölüm haberi, aynı anda yer alıyordu…

 

İşte bu da bizim imza meselemiz.

 

Celal Özkızan
Bağımsızlık Yolu üyesi