Ülkemizde Su ve Yapmamız Gerekenler – Salih Erşangil

Dünya’daki su kaynaklarını okyanuslar, denizler, göller, akarsular, kar ve buzullar ile yer altı suları oluşturur. Yeryüzündeki sular sürekli bir döngü içerisindedir. Tüm su kaynaklarından sıcaklığın etkisiyle sular tekrar yağış olarak yeryüzüne düşer. Irmakları, denizleri, gölleri ve yer altı sularını besler.
Dünyamızda bulunan suların %97’si tuzlu, geri kalan %3 ise tatlı sudur. Tabloda Dünyadaki su dağılımı görünmektedir. Bu tabloya göre Dünyadaki suyun çok az bir miktarı içilebilir kalitededir. Tatlı suların; % 68,3’ü buzullar, % 31,4’ü yer altı suları ve % 1’i de ulaşılabilir (gölet, akarsu vs.) sulardır. Ulaşılabilir sular ise; % 52’si göller, % 38’i yeryüzündeki nem, % 8’i atmosferdeki su buharı, % 1’i canlıların organizmalarındaki sular, % 1’i nehirler ve kaynaklardır.

Su kaynaklarının yeryüzündeki kıtalara göre dağılımına bakacak olursak; Asya %36, Güney Amerika %26, Kuzey Amerika %15, Afrika %11, Avrupa %8 ve Avustralya %5 olarak karşımıza çıkacaktır.*

dünyadaki suyun dağılımı

Ülkemiz bilindiği gibi Avrupa, Asya ve Afrika kıtalarının ortasında bulunur. Dünyadaki suyun dağılımına baktığımızda, ülkemiz suyun az olduğu coğrafyada yer almaktadır.

Kıbrıs’ta belli sayıda yeraltı suyu yatakları (akiferler) mevcut olup, günümüzde ada halklarının ihtiyaç duyduğu evsel kullanım ve sulama suyu ihtiyacı büyük oranda yeraltı suyu kaynaklarından karşılanmaktadır.

 

Kıbrıs’ta, 19.yüzyılın sonuna kadar, akiferlerden sağlanan yeraltı suyu sığ kuyulardan, sıra kuyulardan, küçük kanallar ve pınarlardan sağlanmıştır. Bu dönemde elde edilen yeraltı suyu günümüze göre çok küçük miktardaydı. Sondaj kuyuları vasıtasıyla yapılan yoğun yeraltı suyu çekimi esasen 20.yüzyılın başlarında başlamıştır. Yeraltı suyuna olan ihtiyacın artması genelde tarımsal üretimin artması ve ada ekonomisinin gelişmesinden kaynaklanmıştır. Yapılan bu yoğun yeraltı suyu çekimi çok sayıda akiferin tükenmesine ve kıyı akiferlerinde deniz suyu girişiminin meydana gelmesine yol açmıştır.

 

Kıbrıs yarı kurak iklim şartlarına sahip bir ülkedir. Ada genelindeki yıllık ortalama yağış miktarı 500 mm dolaylarında olup, son bir kaç on yıl içerisinde belirtilen yıllık yağış miktarlarında azalma söz konusudur. Sık aralıklarla tekrarlanan kuraklık adayı olumsuz yönde etkilemiştir. Hüküm süren bu kuraklık koşulları yeraltı su kaynaklarının yönetiminden sorumlu resmi kurumlar tarafından ciddi bir şekilde ele alınmamıştır. Son elli yıl içinde, yüzey sularının denize akışını önlemek ve akiferlerdeki, yoğun yeraltı suyu çekiminden kaynaklanan baskıyı gidermek amacıyla, özellikle Kıbrıs’ın güneyinde çok sayıda baraj inşa edilmiştir. Çok sayıda baraj inşa edildiği halde suya olan talebin her geçen gün artması akiferler üzerindeki baskıyı sürdürmektedir.

 

Akiferler üzerindeki ilk bilimsel çalışma 19. yüzyılın sonlarına dayanır. Yer altı suyu şartlarının anlaşılması ve akiferler hakkında daha ayrıntılı bilgi edinmek amacıyla yapılan çalışmalar 1960’lı yıllardan sonra ve resmi kurumlar tarafından gerçekleştirilen araştırma projeleri sayesinde mümkün olmuştur.**

 

1974 yılında Kıbrıs’ın bölünmesinden sonra, Kıbrıs’ın kuzeyinde yer altı ve yer üstü kaynaklarının yönetimi ile ilgili kurulan kurumların çalışmaları daha çok akiferlerin yüzeydeki dağılımından yararlanarak hemen suya ulaşma ve bu suyu ihtiyaç olan bölgelere ulaştırma şeklinde olmuştur. Oysa bu kurumların yapacağı bilimsel çalışmalarla, Kıbrıs’ın kuzeyindeki akiferlerin ve içerisindeki su miktarının hacmi öğrenilmiş olacak ve mevcut akiferlerimizde ne oranda su kaldığı bilinerek buna göre planlama yapılabilecekti. Ne yazık ki bilimsel çalışmalardan çok günü geçirmeye yönelik politikalar neticesinde şu an elimizde böyle bir veri bulunmamaktadır.

 

Yukarıda bahsedilen barajların önemli bir kısmının Omorfo (Güzelyurt) Akiferini besleyen dereler üzerinde olması ve kurak mevsimsel periyotlar, Adanın en büyük tatlı su akiferinin beslenme-boşalım ilişkisini negatif yönde etkilemiş ve artan su ihtiyacına bağlı olarak yapılan içme ve sulama amaçlı aşırı çekim sonucunda da tatlı-tuzlu su dengesini tuzlu su lehine çevirmiştir. Bugün resmi verilere göre tuzlu su bazı bölgelerde Omorfo (Güzelyurt) Akiferi’nin 9 km. içerisine kadar girmiş bulunmaktadır. Bundan da anlaşılıyor ki adanın birleşmesi ekolojinin de korunması demektir. Çünkü siz ne kadar da kağıt üzerine sınır çizseniz de, ekoloji o sınırları algılamayacaktır.

 

Kıbrıs’ın kuzeyindeki içilebilir tek yer altı suyu kaynağı Omorfo (Güzelyurt) Akiferi değildir. Bu akiferin yanında Girne Sıradağları Akiferi, Ay. Andronigo (Yeşilköy) Akiferi, Limnidi (Yeşilırmak) Akiferi, Ay. İrini-Kormacit (Akdeniz-Koruçam) Akiferi de bulunmaktadır. Bu akiferlerden en önemlisi Girne Sıradağları Akiferi’dir. Akiferin denizden uzak olması ve etrafının geçirimsiz birimler ile kapalı olması hem akiferin çevresinden istenmeyen suların akifere girişini önlemiş, hem de akiferin içerisindeki suyu hapsederek doğal bir depo alanı oluşturmuştur. Akiferin depolandığı kireçtaşlarının yayılımının dar ve sarp şekilde olması, akifer üzerine yapılaşmayı da zorlaştırıldığından insan kaynaklı kirlenmenin de önüne geçmiştir. Ama bu dar ve sarp yapı, akiferin üzerine akiferi besleme amaçlı baraj yapılmasının da önünü tıkamıştır. Şu anda bu akiferin üzerinde de devletten bağımsız kuyu kazı veya derinleştirme çalışmaları devam etmekte ve hükümet edenler de bu çalışmalara göz yummaktadırlar. İçme suyu temini için kazılan kuyulardan bilinçsizce ve aşırı çekim yapılmakta, bu da akiferin beslenme-boşalım ilişkisine negatif etki yaratmaktadır.

 

Gerek tarımsal gerek içme amaçlı su temini için planlama kapsamında değil de herkesin kafasına göre kuyu kazması da yer altı kaynaklarımızı tükenmeye doğru götürmektedir. Tabii burada kuyuyu açandan çok açtıran tüm hükümetlerin suçu vardır. Yürürlükte olan yasalara aykırı davrananlar hakkında hiçbir cezai müeyyidenin uygulanmaması, sakıncalı bölgelere Bakanlar Kurulu kararları ile kuyu açma izni verilmesi ve çekimin kontrolünün yapılmaması, akiferlerin içerisindeki yer altı suyunun azalmasına olanak tanımıştır.

 

Gelmiş geçmiş hükümetlerin, hiçbir su politikası olmamasından ve siyasilerin ülkemizde mevcut bilim insanlarının yaptığı uyarıları dikkate almamasından kaynaklanan, aslında bir ekolojik kriz olan ülkemizin su sıkıntısı, yıllarca balon vb projeler ile Türkiye’den su getirilerek çözülmeye çalışılmıştır. Sonuçta deniz altına borular döşenerek su getirilmesi çalışmaları tamamlanmış ve suyun temini için bir protokol da imzalanmıştır. Bu protokol ile Adamızın kuzeyindeki tüm yer altı su kaynakları ve Türkiye’den gelecek olan su, hatta yağmur suyu bile halkın ve Su Platformu’na dahil örgütlerin itirazına rağmen özel bir şirkete verilmek istenmektedir. Eğer bu niyet gerçekleşirse, daha çok kar mantığı ile çalışan özel şirketin, su kaynaklarımızı koruması gibi bir durumunun olmayacağı aşikardır. Üstelik bu anlaşmanın alım garantili olması, çeşitli nedenlerle kullanamadığımız suyun bedelini de ödeyeceğimiz anlamına gelmektedir. Suyun olmadığı yerde hayat olmaz. Su tüm canlılar için yaşamsal bir kaynaktır. Ancak suyun azlığının ekolojik dengeyi bozduğu gibi, suyun çokluğu da ekolojik dengeyi etkileyecek ve bozacaktır.

 

Bizim yapmamız gereken gelen suyu ve mevcut su kaynaklarımızdaki suyu, işletmesini özelleştirmeden kamu aracılığıyla halkımıza ulaştırmak olmalıdır. Bunu yaparken de göz önünde tutacağımız husus en az suyla en fazla verimin, en az maliyetle sağlanması olmalıdır. Bu çalışmalar için yetişmiş bilim insanımız ve teknik kadromuz bulunmaktadır. Bize gereken sadece kendimize güvenmek ve bir an evvel de su ile ilgili kurumlarımızı güçlendirerek (teknik çalışan, araç-gereç vs.) bu kurumların görev ve yetkilerini kullanabilecek seviyeye çıkartmaktır. Bunu yaptığımız takdirde, akiferlerimizin geleceğini daha iyi öngörüp buna göre tedbirler alabileceğiz. Böylece hem su kaynaklarımızı biz yönetmiş olacağız hem de başka bir ülkeye olan bağımlılığımızı gün be gün azaltacağız ve belki de bir gün sonlandıracağız.

 

Zaten sonlandırmamız da gerekmekte. Çünkü projenin ömrünün 50 yıl olduğu belirtilmekte. Yapılan iklim araştırmalarına göre önümüzdeki 50 yıl içinde bölgemizi daha kurak iklim şartları beklemekte. Bu da projenin ömrü için biçilen zamanı doğrulamaktadır. Yani 50 yıl sonra Türkiye, belki de kendine yetecek suyu bulamayacağı için bize de su satamayacaktır. Böylece kendi kaynaklarımızla baş başa kalmış olacağız. Daha yolun başındayken kaynaklarımızı verimli kullanmanın gereklerini kavramalı ve yukarıda belirtilen önerileri dikkate alarak önlem almalıyız.

Salih Erşangil

Bağımsızlık Yolu

*: http://www.usgs.gov

**: http://www.cyprusgeology.org

69 Shares