YALANIN ÖVÜNÇ TARİHİ ÜSTÜNE EMEĞİN GÜVENCESİ – ALİ DOĞANBAY

Külüstür bir pazartesi günüydü.. Çalışmak istiyordu ama bir türlü çalışmıyordu.. Aslında devlet pazartesileri herkes için marşa basıyordu.. Övün diyordu, belki yetmiyordu öğün ama olsun, çalış diyordu, marşa basıyordu tek detone, ve güven demiyordu bir tek, çalışılırdı elbet fakat neye güvenecekti? Külüstür pazartesileri için bir araya gelip, marşa değil de, koluyla gövdesiyle bedeniyle güvene basmak isteyen herkese –ki sanki bütün meydanlar Tandoğan Meydanı gibi- gaz sıkıyordu, cop vuruyordu ve diyordu ki marşa daha da kalın basarak, övün, çalış ama güvenme… Güvenmeden olur mu ki? Sen Türksün güvenmesen de olur…

Süpermarketlerin vitrininde süslü, boyalı ve yaldızlı ışıklarıyla yalan saçan övünce bakılırsa da öyledir, içerde güvence arayan herkes için uydurulmuş bir deyim vardır; çalış, çalış, çalış…! Lazım gelir kasada çalışırsın, lazım gelir koli indirirsin, lazım gelir tezgâhı düzenlersin, lazım gelir reyon değiştirirsin, lazım geldiği yerde, lazım olduğundan fazla ve lazım olduğun için çalışırsın..  Övüncün patronuna lazım olduğun kadardır… Ve bir gün, her canlı gibi, lazım olmamayı da tadarsın… Ama kaderdir, ve bu işin fıtratında vardır dememek için, önce güven.. Sonra çalış.. Övünç, seni külüstür bir pazartesiye uydurmak için devletin uydurduğu bir marş sistemidir, basma… Yalnızca sen değil, çocuğun da ezilir. Ezilme… Önce güven.. Sonra çalış…

Bu övünç mesela sen inşaatın bilmem kaçıncı katından aşağıya düşüp öldüğünde gazetede isim olarak yer bile bulamaz.. Düştüğün yerde kalırsın. Anavatandan gelen ve aslında anavatandan gelmesi tamamen külüstür olmuş sistemlerinin ucuz Pazaryerlerine dağıttığı ve artık insanları birer makineye dönüştürüp bankamatikler gibi sadece para çekecekleri –ama sadece para çekecekleri- birer aygıt olarak görmelerinden ötürü işte anavatandan gelirsin; yiğit kardeşim, boktan dünyanın bir yerinde seni cahil kılan, ekmeksiz kılan, ıyy ne kötü kokuyor kılan, bunlar da nereden geldiler kılan, ıyy donsuz denize giriyorlar kılan, işte o övüncün te sittin senedir genelde dünya üzerinde özelde bizim gibi fakir bırakılsa da olur da biraz da övünç verelim doktrinleri üzerine bu işin doktorlarının uydurduğu ve reçetesi yalnızca kaba saba bir milliyetçilik mücadelesi olduğu için bizi her defasında öldüren, yoksullaştıran ve hiçbir güvencesi olmayan bir şeydir… Ölürsün..! Kimse şükran duymaz… Ölürsün ve senin ölümün patronunun sinirlerini fena halde bozduğundan ve ölürken bile patronunun istediği gibi ölmediğin için hiçbir gazetede, televizyonda ismin geçmez… Ölürsün ve kimse anavatan övüncü duymaz sana… Saltanatlarını ve ebedi hırsızlıklarını ve yağma düzenlerini bir gün daha fazla nakde çevirmek için her yerde övünç duyacak şeyler arayan bunlar, bir tek sen öldüğünde, kimliğine, bayrağına ve şükranına gerek duymazlar… Evet, yalnızca bunun için bile kardeşimsin…

Yoksul cebini bilirler.. Aç kalmış midenin gurultusunu te uzaktan duyarlar… Onlar bu yüzden azdır.. Ve senden bu yüzden milyonlarca var.. Çelişki fena halde midemizi guruldatır ki dünyada onların değil bizim güvencemizin çalışması lazımdır… Güvencemiz kollarımızdır ve biz kollarımızı güvende çalıştırmazsak onların düzeni çalışamaz! Fabrikalar çalışamaz.. Süpermarketler çalışamaz.. Patronun çalışamaz.. Paranın koldan daha kuvvetli olduğu bir yağma düzeni yalanıdır, ve tarihin seyrini akıttığın terden çocuğunun geleceğine kadar yeniden ıslatıp kurutacak olan senin bu yalana ortak olup olmayacağınla ilgilidir..! Eğer bir gün illa övünmek istiyorsan, kollarının sağladığı kuvvetle dünyayı yerinden kaldırdığın ( her gün binlerce kez bunu yapıyorsun ve farkında değilsin)  onurlu pazartesiler için övün.. Çünkü, öğün övünden daha büyüktür.. Çünkü midesi açtır, evde çocuğu açtır, üç beş kuşaktır açtır..!  Bir işçi, bir patron, bir anne, bir çocuk, bir insan, bir dünya çalışkan olmayabilir ama onur daima çalışkandır… Sahip çık.. Kolunla…

Kolunu her kaldırdığında bir kuvvet hissedeceksin, doğrudur.. Ve en onurlu halidir, insan kuvvetlenmesinin..Kuvvetle muhtemeldir ki yalnızca kolun kuvveti ile de olacak iş değildir.. Çünkü kuvvet tek başına bir iş değildir.. Ama işin kuvvetindir ve başka işçilerle birlikte kuvvetlenmen de çok büyük bir iştir..! Bunun için bir araya gelmen gerekiyor.. Niye biliyor musun? Çünkü, sana söyledikleri yalan ile bana söyledikleri yalan aynı.. Çünkü yalanın tek bir “gizli” öznesi var: övünç.. Bak şu kadar basittir; paran varsa, övünç duyulur, şükran duyulur, güç duyulur, kötü yazılmış o aşk romanlarındaki gibi anavatan-yavruvatan edebiyatı yapılır, ama sonra mesela buraya iş kurarsın fakat bir tane çalışanını Kıbrıslı Türk emekçisinden alıp iş vermeyi geçtim, suyuna kadar anavatandan getirirsin.. Bunun adı; yatırımdır.. Kime yatırım? Sermayeye. Peki Kıbrıs’ta yaşayan halklar? Cevap: Sen övüncümüzle alay mı ediyorsun, pis vatan haini! Fakat burada yaşayan insanların toprağını, denizini, ormanını, her bir rengini, canlısını tapu ederek, imar ederek, rant ederek, bir de üstüne ekmek-su vermemek midir yavru seviciliği? Ve sen neden acaba öldüğünde değil de yalnızca lüzum geldiğinde övünç duyulursun? Hem bize buralarda hep size şükran duymamız söylendi.. Peki, biz sana, buralara gelip inşaatın dördüncü katından düşüp ölesin diye mi şükran duyuyoruz? Ve sen neden öldüğünde duyulmazsın? Ey şükran, şükranımız, sana sesleniyorum? Duyuyor musun?..

Bizim şükranımız da övüncümüz de tam burasıdır işte, güvencemiz.. Çünkü onların herhangi bir şeyi iki saniyeden fazla insani bir duyguyla sevmeleri mümkün değildir.. Savaşta ölürsün, şükran ederiz.. İnşaattan düşer ölürsün şükran ederiz.. Süpermarketlerde, inşaatlarda, iş yerlerinde, kan emici patronların elinde her gün yavaş yavaş öldürülürken de şükran ederiz… Bir kere ama, bir kere, övünç duymak için hakkıyla bir bölüşmeyi konuşmazlar.. Paylaşmazlar… Onların övüncü de şükranı da cepleridir.. Bizden değildir.. Bir insanın başka bir insana duyacağı güvende önce paylaşmak olacaktır…

Brecht’in sorduğu yerden bitiriyorum yazıyı.. Yedi kapılı Teb şehrini kuran kim?/Kitaplar yalnız kralların adını yazar./Yoksa kayaları taşıyan kralları mı?/(…)Ne oldu dersin duvarcılar Çin Seddi bitince? Yüce Roma’da zafer anıtı ne kadar çok!/Kimlerdir acaba bu anıtları dikenler?/(…) Hindistan’ı nasıl aldıydı tüysüz İskender?/Tek başına mı aldıydı orayı?/Nasıl yendiydi Galyalılar’ı Sezar?/ E bir aşçı olsun yok muydu yanında?/(…)Kitapların her sayfasında bir zafer yazılı./Ama pişiren kim zafer aşını?/Her adımda fırt demiş fırlamış bir büyük adam./Ama ödeyen kim harcanan paraları?/İşte bir sürü olay sana. Ve bir sürü soru.

ALİ DOĞANBAY

Be the first to comment

Leave a Reply