Beleş Deniz: Hele Durun, Daha Bunlar İyi Günleriniz-Münür Rahvancıoğlu

Anayasal hakkını kullanıp denize beleş girmek isteyen eylemciler konuşuluyor bir süredir…

Çığ gibi büyüyen bir desteğin arasından bazı dudak bükmeler, eleştirel yorumlar da görülmüyor değil…

Huyum kurusun, ne zaman kitlesel bir coşku sarmalı ile karşılaşsam, aykırı seslere odaklanırım…

Çoğunluğun manipüle edilmiş olma olasılığını görmezden gelmek istemem, farklı olanın, sesi az çıkanın haklı olabileceği ihtimalini göz önünde tutmaya çalışırım…

1990’larda genç olmaktan kaynaklı bir alışkanlıktır belki de…

Belki de adı yenilgi ile özdeşleşmiş bir fikriyatın inatçı müdavimi olmamdan gelen bir refleks…

***

Denize beleş girmeyi savunanlar ne diyor?

Plajlar halkındır” diyorlar…

Anayasal olarak bu hakkımız tanınmıştır” diyorlar…

Tesislerin sunduğu hizmetlerden yararlanmayacaksak, bizden para istenemez” diyorlar…

Canımız ister de tesisin hizmetlerinden faydalanmaya karar verirsek, hangi hizmetten faydalanacağımıza biz karar veririz, hem duş hem şezlong hem tuvalet, hem kabin parası ödemek zorunda değiliz” diyorlar…

Tesisler piknik buzluklarımıza, suyumuza, biramıza, kolamıza karışamaz” diyorlar…

Peki bu konuya eleştirel bakanlar ne diyorlar?

“Tesisler oraya yatırım yaptı, nereden para kazanacak bu insanlar” diyorlar…

“Girişte para alınmazsa, donla girenler, güneş gözlüğü olmayanlar, ‘kırolar’ da denize girecek, ıııığğğkkk” diyorlar…

 “Plajı temizleyen işletmelerdir, her hizmetin bir bedeli var” diyorlar…

“Halk plajları da var, oraya neden gitmezsiniz, bizim piyasa mekanlarımızdan uzak durun” diyorlar…

Kısaca böyle gördüğüm argümanlar…

***

Gayet net görülüyor ki; bu kez “azınlıkta” olanlar, gerçekten de azınlıkta olanlar…

Bir avuç zengin ve onlara özenen yaşam tarzını sürdürmeye fırsatı olan bazı sermaye aşığı “beyaz Kıbrıslı Türk”ün sözlerinden ibaret yukardaki ifadeler…

Denizlere giriş ücretleri ve tesislerin kapıda kurduğu “denetim mekanizması” tartışılmaya başlandığı andan itibaren; yabancı düşmanlığı, yoksullardan nefret, sermayedarlara hayranlık ve piyasa türü yaşam tercihleri ön planda olan “elit” zihniyet, tedirgin olmuş durumda…

Ve aslında bu tedirginlikte de haklılar, çünkü yoksullar denize girmek istiyor…

Giriş ücreti olarak kişi başı 20 TL verip ayda en az 80 TL’yi gözden çıkaramayanlar kapılarına dayanıyor ve hijyenik yalıtılmışlıklarına, pürüzsüz manzaralarına; gerçek hayatın “kara” lekesini bulaştırıyorlar…

Üstelik bunu, rica, minnet, lütuf, acındırma ile değil, HAK eksenli bir noktadan dayatıyorlar…

Mesele yoksullara acımaktan ibaret olsaydı, “bu fakirlerin durumu ne olacak” ekseninde kalsaydı; gözleri yaşararak hep beraber bizim için ağlayacak olanlar, şimdi tedirgin, huzursuz, rahatsız, mutsuz…

***

Avusturalyalı radikal psikiyatrist Wilhelm Reich şöyle der: “Asıl açıklanması gereken, neden aç insanın çaldığı ya da sömürülen kişinin grev yaptığı değil, neden aç insanların çoğunun çalmadığı ve sömürülenlerin çoğunun greve gitmediğidir.”

Biliyorsunuzdur ya ben gene de tekrar edeyim…

Bu ülkede toplu taşımacılık yok, sosyal konut yok, kamusal eğitim dahi paralı, kamusal sağlık hizmetleri komada…

Para vermeden yaşamınızı idame ettirebilmenizi sağlayacak hiçbir kamusal hakkınız yok…

Ücretsiz su dahi bulmanız mümkün değil…

Aklınıza gelebilecek her şey, ama her şey parayla alınıyor, satılıyor…

“İnsan ile insan arasında katıksız çıkardan, katı nakit ödemeden başka bir bağ kalmamamış*” durumda…

Şunu da biliyorsunuzdur ya ben gene de tekrar edeyim…

Bu ülkede müthiş bir işsizlik var…

Ama çalışanların durumu da çalışmayanlardan pek farklı değil…

Asgari ücret yıllardır artmıyor, özel sektörde sömürü gittikçe derinleşiyor.

Çalışanların nefesi kesildikçe, hükümet sermayedarlara yeni teşvikler vererek sorunu çözeceğini iddia ediyor…

Kamuda da durum farklı değil; maaşlar sürekli geriliyor, geçici, sözleşmeli, hizmet alımı ve taşeron statüsünde çalışanlar artıyor, kamudaki durum giderek daha çok özele benziyor…

Gelir dağılımındaki dengesizlik arttıkça, azınlık zenginleşiyor, çoğunluk fakirleşiyor…

Bunu bilmeyebilirsiniz, söyleyeyim…

Fakirleşen insanlar bütçelerini planlarlar…

Gelirlerini ve giderlerini hesaplarlar, temel ihtiyaç kategorisinde olmayan ve vazgeçebilecekleri harcamalarından vazgeçerler…

Mümkünse gelirlerini arttırmaya çalışırlar…

Geliriniz az ve giderek azalmaktaysa; sağlık, eğitim, ulaşım, barınma giderleriniz sürekli artmaktaysa…

Denize girmek için 20-25 TL veremezsiniz…

Verebilseniz dahi vermek istemezsiniz…

Çünkü o parayı harcayabileceğiniz, harcamanız gereken, harcamanızı gerektirecek çok daha yaşamsal kalemler vardır…

İşte bununla yüzleştiğinizde; denize beleş girme talebi, soyut bir ahlaki talep olmaktan çıkar, kaçınılmaz bir tercih, söke söke alınacak bir hak kategorisine girer…

O güne kadar, “belayı satın alıp” parasını ödeyen insanlar, “hayır” demeye başlar…

Elit züppelerin ve zenginlere özenen küçük burjuvaların sızlanmaları bunu durduramaz…

***

Bunlar daha iyi günleriniz, sızlanmak yerine tadını çıkarmalısınız…

Kamusal olan her şeyin geriletildiği ve ücretsiz hiçbir yaşamsal hizmetin kalmadığı bu ada yarısında; rehin aldığınız insanların sayısı giderek artıyor…

Kimisi yoksul, kimisi yoksullaştığının farkında, kimisi ise sıranın kendisine geldiğini görüyor…

Bugün denize beleş girmek talebi ile yükselmekte olan “hak mücadelesi”; yarın, eğitimin, sağlığın, ulaşımın, hükümetin ve zenginlerin kapısına dayanacak…

İşte o gün, havuzlu villalarınız, yüksek çekilmiş duvarlarınız, steril yaşamlarınız için de tehlike çanları çalacak…

İşte “o gün size tanrılar bile kurtaramayacak…**”

 

* Komünist Manifesto
** Cemal Süreya

 

Münür Rahvancıoğlu
Baraka Aktivisti

228 Paylaşımlar