Faşist TMT’nin Katlettiği Fazıl Önder’in “Çınarlı Kulübenin Kadını” İsimli Öyküsü

24 Mayıs 1958 yılında Lefkoşa’da faşist TMT tarafından, Kıbrıslı Türk ve Kıbrıslı Elen halklarının birlikte yaşaması için, sınıfsal bir mücadele içerisindeyken vahşice katledilen Fazıl Önderin, 2 Ağustos 1950 ve 9 Ağustos 1950 tarihlerinde 2 bölüm olarak İstiklal Gazetesinde yayınlanan “Çınarlı Kulübenin Kadını” isimli öyküsünü paylaşıyoruz.

Çınarlı Kulübenin Kadını

Bir Mart günü idi. Köyün bir saat uzaklığındaki Çınarlı kulübede bir delikanlı yanındaki ihtiyara heyecanla bir şeyler okudu sonrasında elindeki kâğıtları öperek:

  • Oh Kamil dayı! Bu tepede, şuracıkta ne kadar mesudum bir bilsen. Hele şu mektuplar, bunlar yok mu? Bana kuvvet ve cesaret veriyorlar.

 

  • Haggın var sahici ahbap gardaşdan eyidir derdi büyükler. Şeref Londurada laticiği atlatmış ha?

 

  • Öyle değil Kamil dayı Latinceyi atlatmış yani yeni bir dil, yabancı bir dil daha öğrenmiş. Bir de bakarsın birkaç sene sonra Avukat olarak gelir…

 

  • E ya öteki Lillimidir, zillimidir nedir kimiynan evlenmiş dediydin?

 

  • İllahi Kamil dayı ne de güzel benzetişlerin var senin. Lili o, Lili yani şerefin orda ki arkadaşının sevgilisi.

 

  • Demek cira almış?

 

  • Cira mira ama bizimkinin yazdığına göre çok iyi bir kızmış. Hem orada az mı iyiliği dokundu onlara?

 

  • Helallısıymış demek

 

  • Onun gibi bir şey. Fakat Ekrem bu defa çok gecikti değil mi Kamil dayı?

 

  • Galıbam yennarın dördünde getirdiydim son mektubunu, değil mi?

 

  • Evet, Hazır üç ay olsun. Muhtar sana yalnız bu mektubunu vermişti?

 

  • Eyi da sordun, bir da kâhat kalabalığı verdiydi. Heybenin gözünde olacak. Şimdi getiririm.

 

  • Gazete ! Türkiye gazetesi. Ekrem Bursa’dan göndermiş Her halde bir kaç güne kadar da mektubunu alırız.  Bunları artık bu akşam bol bol okuruz “ Olur?

 

  • Ben inekleri yemlemeye gidiyorum.

 

  • Ben de aşağıya ineceğim.

 

Mavi gök altındaki nakışlı ova, ikindi üzeri bir o kadar daha ruha nüfuz ediyor. Tepe deki asırlık çınar, yanı başındaki basık kulübeye eğilmiş sanki şarkı söylüyordu. Biraz ötede kocaman bir köpek yatıyor ve onun etrafında iki aylık bir sıpa dolanıyordu. Biraz sonra tepeye iki yabancının yaklaştığını gören kulübenin bekçisi ihtiyar köpek, kulübedekileri haberdar etmekte gecikmedi.

 

Kâmil dayı tepebaşın da iki kişi ile karşılaşmıştı. Bu iki kişinin birini tanımıştı. Derviş ninenin on iki yaşındaki yetim torunu Garip, Fakat ötekini hiç görmemişti. Esasen böyle düzgün kılıklı, körpe bir kız da yoktu buralarda. Besbelli ki diğeri bir yabancı idi.

 

Zaten şakacı bir adam olan Kamil dayı yabancı kıza:

  • Hoş gelmiş peri kızı. Gaç zamandır rüyamda bilem görmedim senin gibi meleği!

Ayağın ogurlu olsun… Fakirhanemize buyurmaz mısın gızım?

Kız mahzun ve mütereddit fakat Kamil dayıya bunu belli etmemeğe gayret ediyordu

  • Sağol ihtiyar baba; başka Kim kalıyor burada?

 

  • Gördüğün bu fakir hanede iki beniâdem yaşar. O tarafta da yaşayanlar var ama onlar içinde yalnız bir beniâdem var, öbürleri kuyruklular sülalesinden.

Kulübeye girdiler.

  • Çekinme gızım, bu tarafa otur burası buz gibimdir. Napalım gadınımız yok, çamaşırlarımızı gâh gendimiz ikârız, gâh bu çocuğun nenesine ikattırız.

 

  • Oğlunuz mu yatıyor bura da?

 

  • Allah başımızdan eksiltmesin onu. Sülalemden gelse, bu derece bakmazdı bana! İlk garım yedi aylık lovusa olduğundan ne gendi yasadı, nede çocukcağız. Tam beş sene garısız yaşadım. Ondan sonra Gazafanadan bir giz aldım; gısirdı ama huyuna lâf etmek günah olur… Onuynan yirmi beş sene güzelcene geçindik. On bir sene var sana ömür.

 

  • Demek buranın sahibi iyi bir kimse?

 

  • Admış gusur senedir yaşarım; çok ağalar yanında ettim; ama bu çocuktan gördüğüm eyiliği kimseden görmedim. O bana “Dayı” der ama ben onu evlâdım bilirim.

 

  • Kim bu iyi adam?

 

  • Feleğin sillesini yemiş bir zavallıydı. Böyünmüş gibin hatırımdadır. On sene ya var ya yok, Ben aslen Girneliyim amma hezmekâr geçindiğim için çok yerlerde yaşadım. Bu yerin mügdarının yanında kalıyordum o seneler. Bir gün mögdar bana: “ Olan Kâmil, sen doğru adamsın. Bunun için seni eyi bir yere koyacağım. Beni utandırayım deme sonra karışmam!” dedi.

 

Beraber kahveye girdik. On dokuzunda bir delikanlıyla görüştürdü beni. Sonra heybeynan dağarcığımı sırtıma vurup delikanlıyla buraya geldik: o geliş!..

 

  • Hepsi bu kadar mı?

 

  • Benim anlatabileceğim bu kızım. Bundan oyanısını da kendinden dinlersiniz attık!

 

  • Amma nasıl olur, ben buraya bu maksat için gelmedim tabii…

 

  • Ayıp olmasın amma sorayım: ne diye ğeldin yani Kızım?

Üstlüğünün cebinden bir mektup çıkararak:

  • Tarla boyunda gezerken yolun kenarında bir mektup bulduk Üzerindeki yazıdan buradakilere ait olduğunu öğrenince onu size getirmeğe karar verdim.

 

  • lnandım Ekrem’den olacak, Çok yaşa gızım; Allah ne muradın varsa versin. Seni Allah yolladı öğlen üstü aşadaydım mügdar verdiydi bana guşşağımın arasından düşmüş. Tuuu Sabit öyle sevinecek bir bilsen ki… Berhudar ol gızım. Demek bu koca yolu bu eyliği etmek için teptin ha?

 

  • Estağfurullah ihtiyar baba, yorulmadım.

 

  • Adın ne senin gızım?

 

 

  • Bana da Kâmil dayı çağırıllar.

 

  • Sabit bayin annesi filân da bura da oturmaz mı Kamil dayı?

 

  • Babası denizde, annesi da topragda On yaşında ye tim galmış zavallı. Ben da yaşadım da bilirim ögsüzlüğün dadını.

 

  • Ne olursun devam et Kâmil dayı.

 

  • Gızım bu merak ne sende böyle. Sen hani Allah saklasın bizler gibi ögsûz böyümüşe benzemen amma çog merhametlisin, annadım. Bir gâribin acı günlerini diynemek istemen ne içun acaba?

 

  • Ben de sizlerdenim Anlat Kâmil dayı, anlat…

 

  • Vah meleg gızım, sil gözlerini yazık ediyon. Allahın böyüklüğü çoktur.

 

  • Anlat, yalvarırım…

Tam bu sırada kulübenin delikanlısı ansızın içeri girdi. Fakat kız da bitkin bir halde yere yuvarlandı. Kulübedekiler dehşetli bir kriz geçirdiler birdenbire. Bilhassa delikanlının hayret ve heyecanı müthiş bir şey! Derhal kızı kucakladı ve kerevete yatırdı. Ardı sıra tıraş kolonyası ile kızın alnını ve burnunu ıslattı Kız kendinden fena halde geçkin…

Küçük garip mütemadiyen yutkunuyor, Kamil dayı ellerini açmış Allaha yalvarıyordu. Dakikalar azap veriyor, hırpalıyor kulübedekileri şuanda. Hayat öyle garabetlerle dolu ki; zaman, muhayyile alamayacağı ve aklın kabul edemiyeceği o kadar çok şeylerle mücehhes ki; mantık bundan birer «hadise» olarak vasıflandırmaktan öteye geçemez.

Ayılmaya başlayan kız yaptığından veya yapılandan utanan bir günahkâr tavrı ile yüzünü avuçları içinde gizlemeye çalışıyor… Fakat karşıtındakiler mazisi temiz vicdan sahibi kimselerdi.

Nitekim delikanlı:

  • İnan ki hanımefendi, bu hâdise beni de sizin kadar üzmüş ve o derece hırpalamış tır. Belki beni birdenbire görünce fenalaşmışsınızdır, ama düşüncelerim arasında böyle bir şeyin asla mevcut olmadığını itiraf edersem beni mazur görürsünüz herhalde… Esasen bu sizin asaletiniz icabıdır. Ne olur, yalvarırım yüzünüzü ben den saklamayın! Zira ben…

 

  • Yalvarırım size Sabit bey acıyın bana!

 

  • Yazık ediyorsunuz kendinize SEVAL Hanım, hıçkırık size hiç yaraşmıyor.

Nihayet delikanlı ellerini hafifçe kızın bileklerine götürüp

  • Ha de açın yüzünüzü. Kız kardeş sevgisini sizden öğrendim ben … Kulübemize gelmeniz bizi bahtiyar etti dersem mübalâğa etmiş olmam.

Kız, yaş içinde kalan yüzünü açtı ve mümkün olduğu kadar kendini toplayarak:

  • Evet; ben bütün bunları bilerek buraya gelmiştim ve bunlara kati surette tahammül edeceğimi sanıyordum. Çünkü, cemiyet düşmanı bit canavarının hemşiresi, müfteri ve gaddar bir babanın da kızı bulunmak hasebi ile her türlü muameleye müstahaktım!

Lâkin itiraf edeyim ki böyle müstehzi bir harekete maruz kalacağımı düşünememiştim. Buna karşı hücumunuzu en zayıf tarafımdan yapmışsınız! Bunun için tez mağlup oldum. Fakat bu hareketinizi asla insafsızlık telakki etmiyorum; bilâkis takdirle karşılarım.

 

  • Seval?

 

  • İtiraflara hürmet gerektir Sabit Bey! Siz çok söylediniz ama onları yalnız ben anladım! Hâlbuki burada ikimiz değiliz sadece.

 

  • Seval Elimden bir kaza çıkmasını istemiyorsan…

 

  • Pekâlâ hakkınızdır… Fakat korkmuyorum! Ve susmayacağım Sabit Bey… Kimin nesi olduğumu bu iki insanın da öğrenmesini istiyorum; Evet ihtiyar baba; evet yetim çocuk! Benim kim olduğumu öğrenmek istersiniz siz de, buna eminim Şu halde beni dinleyin;

Lefkoşa’nın sayılı zenginlerinden bulunan bir adam vardı. Kendisi için her şey para idi. Nitekim hayatta on yaşında bir oğlundan başka kimsesi olmayan öz kardeşinin ölümünden de istifade etmek istemişti. Zira kardeşi yetim kalan yavrusuna istikbâl temin edebilecek bir servet bırakmıştı. Kendisi çocuğun amcası olduğu için vasi olmuş tu. Sözde bu yetimi evlâtlığa almıştı. Bu adamın biri erkek diğeri de kız olan iki de evlâdı vardı. Oğlu, yetimden iki yaş büyük; kızı da üç yaş küçüktü.

Bu böyle olmakla beraber, kendi oğlu ile yetim, ikisi bir sınıfta okuyorlardı. Keza kendi oğlunu para zoru ile diğerini ise meccanen okutturuyordu. Lise tahsillini de böylece ikmâl etmek üzere idiler ki, evde câniyane bir hâdise meydana gelmişti. Yani, evdeki mâsum hizmetçi kızın gebe bulunuşu! Bu müthiş cinayetin faili zengin adamın vicdan sız oğlu idi. Zavvalı kızın bu yoldaki acı itırafları kendisini kurtaramadı. Aksine olarak nankörlük ile itham edildi. Onlara göre bu, diğer nankörün, yani yetimin alçaklığı idi; ve hadise herkese de böyle anlatıldı Fakat o bir günah ve vicdan sahibi bir gençten başka bir şey değildi. Bunun için evi terk etmekten başka çare bulamamıştı. Bin bir vaatle iğfal edilen biçare kız ise az zaman sonra akıldan da olmuş ve yürekler acısı feryatlarının duyulmaması için derhal tımar haneye sevk edilmişti.

İşte ben…

Nihayet kız sözünü tamamlayamadan tekrar bitkin bir halde yere yıkıldı… Kulübede yine dehşetli bir heyecan ve telaş başlıyor… Kulübenin ihtiyarı yine ellerinin açmış ve: “Büyüklüğün çoğudur ey yaradanım! Diyor.

Delikanlı büyük bir gayretle kızı ayıltmağa çalışıyor… Sonra ihtiyara;

  • “Dayı, sen Dervişe nineye bir şeyler hazırla ve çocukla yolla” diyor.

ve çocuğa dönerek,

  • Sen de yavrum, sorduklarında ablanın, benimle geleceğini söylersin!

Aradan dakikalar geçmiştir. Kız çok güçlükle kendine geldi

  • Of, Allah’ım ben halâ mı yaşıyorum…

 

  • Seval!

 

  • Ne büyük bir acı duyduğumu bilemezsiniz şu anda. Sadece sizden değil, şu dört duvardan da utanıyorum burada

 

  • Seval yavrum! Yazık ediyorsun kendine… Kimden ve neden utanıyorsun? Söyler misin kimim ben

 

  • Beni çıldırtmak istemi yorsanız, böyle konuşmayın benimle. Ben fena bir ailenin bedbaht bir ferdiyim.

 

  • Bak artık baş başayız. Eğer kendini günahkâr göstermek için tek bir kelim sarf edersen, şakası yok tokatlarım seni. Sahiden af ediyor musunuz beni?

 

  • O da ne?

 

  • Benim duygulu ve asil ruhlu kızım, suç işlemiş değil ki affedeyim!

 

  • Ooo Akşam oluyor, gitmeliyim artık!

 

  • Ne çare ki kafesin içindesiniz

 

  • Anlamadım!

 

  • Kafes canım.

 

  • Yine bir şey anlamadım

 

  • Seval! On yıldır birbirimizin hasretini çekiyoruz. Bir kuş gibi ellimden uçup da nereye gideceksin? İnan ki seni her zaman özlüyor ve düşünüyordum. ..

 

  • Sizdeyken de ben, seni kendime en yakın bul muştum,..

 

  • Oh! Öyle güzelleşmişsin ki Seval! …

 

  • Söyle, kabul ediyorsun değil mi?

 

  • Yine bir şey anlayamadım. Neymiş o?

 

  • Yapma Seval Bana yardım etmelisin, Anlamalısın beni artık…

 

  • Vallahi bir şeycik anlamıyorum

 

  • Şu kulübenin Seval. Şu kulübenin!

 

  • Evet

 

  • Kadım olmayı; kabul ediyorsun değil mi?

İkisi de müddet göz göze bakıştılar, bakıştılar…Nihayet iki mağnit gibi bir birlerinin cazibelerine kapılarak kucaklaştılar…

Evet…

Dudaklar birleşmiş…

Kulübede çıt yok!!!

(SON)