Mont Pelerin Sürecinin Analizi – Münür Rahvancıoğlu

Mont Pelerin’de gerçekleşen görüşmelerin yaratılan beklenti ortamına uygun olmayan bir şekilde sonuçlanması ile Kıbrıslı Türk ilerici toplumsal muhalefetinde genel bir hayal kırıklığı oluştu.

Böylesi bir hayal kırıklığının tek sebebi Akıncı yada Anastasiadis’in zirvedeki performansında aranmamalı. En az bunun kadar, hatta daha fazla, içeriği bilinmeyen bir görüşme sürecine romantik manalar yükleyerek, halkı amigo düzeyinde bir cesaretlendirme rolü için sokağa çağıran “platformlar” da bu hayal kırıklığının mimarlarıdır.

***

Oysa, bugün devam etmekte olan görüşme sürecinin, kategorik olarak Talat-Hristofyas döneminde yürütülenden farklı bir zeminde kurgulandığına dair ortada hiçbir veri yoktur. Ve eğer aynı zeminde ilerlenirse, sonucun da aynı olması muhtemeldir.

Bu durumda toplumsal muhalefetin ve barış güçlerinin yapması gereken, görüşme sürecine amigoluk yapmak değil, sürecin zemininde bir değişiklik için bastırmaktı.

Ne yazık ki, öngörü yoksunu olduğunu defalarca ispatlamış örgüt yöneticileri, aynı hatayı bir kez daha tekrarlamakta beis görmedi…

Peki sürecin zemini derken kast ettiğimiz nedir ve barış güçleri bu zemine yönelik nasıl bir tutum geliştirmeliydi? Gelin biraz bunları konuşalım…

***

Gerek medya gerek uluslararası aktörler gerekse de iç politikalardaki özneler, görüşme sürecine dair önümüze birçok detaydan oluşan karmaşık bir bütün koyuyorlar: Toprak düzenlemeleri, garantiler, nüfus, yasal mevzuat, egemenlik vs.

Süreci takip etmeye çalışırken, bu detaylarda öylesine boğuluyoruz ki, “tarafların” pozisyonlarını motive eden felsefi uyumsuzluklarını gözden kaçırıyoruz. Oysa hemen hemen tüm başlıklarda sıkıntı yaratan uyumsuzluğun ana kaynağı, sorunun çözümüne yönelik “tarafların” felsefi farklarıdır. Nedir bu fark?

Ortaklaşıldığı düşünülen “tek egemenlik, iki kurucu devlet, tek uluslararası kimlik, iki bölgelilik ve federasyon” zeminine tarafların iki farklı yaklaşımı var. Her iki taraf da bu zemini savunduğunu ve bu zemine itirazı olmadığını beyan ediyor, ama kendi anladığı şekilde…

***

Kıbrıslı Elen liderliği, Kıbrıs Cumhuriyeti’nin bir federasyona dönüştürülmesi ve “iki toplum” için iki kurucu devlet oluşturulması ile yukardaki kriterlere ulaşılabileceği yaklaşımına sahip. Kısacası Kıbrıs Cumhuriyeti’nin bugüne kadarki tüm pratik, politik, hukuki nüveleri ile beraber devamlılığının sağlanacağı, ancak kuzeyde oluşturulan “gayrı yasal idarenin” bugüne kadarki fiillerinin geçersiz kalacağı bir federal proje. Kıbrıslı Elen liderliğinin masada görüştüğü, kendi fiillerinden ne kadarından yeni federasyonda vazgeçeceği ve kktc’nin fiillerinden ne kadarını yeni federasyon için kabul edeceğidir.

Diğer yandan Kıbrıslı Türk liderliği de yukardaki ortak zemini kabul etmekle birlikte, iki kurucu devlet olarak kktc ve Kıbrıs Cumhuriyeti’ni görmektedir. Yani kktc’nin bugüne kadarki tüm pratik, politik, hukuki fiilleri ile birlikte yeni federasyonun kurucu devletine dönüştüğü bir proje. Böylece Kıbrıs Cumhuriyeti ve kktc tarafından oluşturulacak ve egemenliğini bu kurucu devletlerden alacak bir federasyon kurulacaktır. Kıbrıslı Türk liderliğinin masada görüştüğü kktc’nin bugüne kadarki fiillerinin hangisinden taviz vereceğidir.

Görüldüğü gibi bir tarafta Kıbrıs Cumhuriyeti’ni federasyona çevirmeye ve devamlılığını bu zemin üzerinden kurgulayarak kktc’yi ortadan kaldırmaya odaklı bir federal vizyon; diğer tarafta da yeni bir federasyon kurarken onu oluşturacak devlet olarak kktc’yi kurgulayan ve kktc’nin devamlılığını kurgulayan bir federal vizyon vardır.

Bu iki mantık birbirine taban tabana zıttır ve hemen hemen her başlıkta yaşanan gerilimlerin temeli, soruna farklı felsefi noktalardan bakan iki tarafın varlığıdır.

Üstelik Anastasiadis’in yaklaşımı geçmişteki Hristofyas yaklaşımının devamıdır. AKEL tarafından hararetle destekleniyor olmasının nedeni de budur. Aynı şekilde Akıncı’nın yaklaşımı da geçmişteki Talat yaklaşımının devamıdır. CTP tarafından hararetle desteklenmesi, Özdil Nami’nin de ekibin içinde olması ve TC ile hiçbir gerilim yaşanmamasının nedeni de budur.

Bu konu ile ilgili daha ayrıntılı bir çalışmadan bilgi edinmek isteyenler Khora Yayınları tarafından bu ay yayınlanmış Nikolaos Stelya’nın Liberal Federalizm isimli kitabına başvurabilirler.

***

Peki, durum bu minvaldeyken çözüm ve barış isteyen halk güçleri ne yapmalıdır?

Öncelikle şunu ifade etmek gerekir ki Einstein’in da dediği gibi “bir sorunu, onu yaratan bilinç düzeyinde kalarak çözemezsiniz.”

Mont Pelerin süreci başlarken çözüm ve barış güçlerinin önemli bir kısmı tarafından yaratılan “cesaretlendirici, destekleyici, romantik” pozisyon her anlamda yanlıştır. İçeriğini bilmediğiniz bir görüşmeyi cesaretlendirmek, müdahil olmadığınız bir sürece dair halkta duygu birikimleri yaratmak çok tehlikeli bir siyaset yapma biçimidir. Cesaretlendirilen veya desteklenen yaklaşım hangi yaklaşımdır? Akıncı’nın yaklaşımı mı, yoksa Anastasiadis’in yaklaşımı mı? Çünkü iki yaklaşım felsefi farklar taşırken her ikisini de desteklemek mümkün değildir.

Velev ki, bu pozisyon barış istenci adı altında ama gerçekte iç politikaya dönük bir yatırım olsun…

Ola ki bir ortak zemin yakalanırsa görüşmelerin dışında kalmış öznelere puan kazandırmak veya görüşmeler çökerse “onlar yapamadı biz yaparız” diyerek yeniden eski güzel “iktidar” günlerine dönmek…

2004’te halkın duygularını manipüle ederek kendine hükümet yolunu açanların 12 yıl sonra aynı senaryoyu bir kez daha yaratabileceklerini düşünmüş olmaları muhtemel… Eğer durum buysa, her ihtiyaç anında bu öznelerin yardımına koşmakta teraddüt etmeyen ve hep aynı siyasete can simidi olan sendika, demokratik kitle örgütü ve parti yöneticilerinin meşruluğu ve samimiyeti ciddi bir sorgulamaya muhtaç demektir.

***

Diğer yandan, halk güçleri açısından ortada çok daha ciddi bir mesele vardır: Görüşme sürecini destekleyen veya kendi dışındaki özneleri “cesaretlendiren” bir pozisyondan, sürece müdahale eden bir taraf pozisyonuna yükselmek…

Bunu yapmanın yolu ise “taraflar” arasına bir taraf olarak katılmaktan geçer. Bu illa ki masaya katılmak anlamına gelmez. Halkın masası sokaktır… Ve egemenlerin masasının üstünde durduğu zemin de sokaktır…

Önemli olan halkın sokakta ne söylediği, ne yaptığıdır. Hiçbir masa, ne istediğini ve ne yaptığını bilen bir sokağı berhava edemez…

Onyıllardır mücadelesini verdiğimiz emek, adalet, ekoloji, toplumsal cinsiyet meselelerini barış görüşmelerinden sonra çözümlenecek tali meseleler olarak kurgulayan ve Mont Pelerin’in gündeme gelmesi ile asli işlerini ikinci plana alarak sokağı masaya tabi kılan toplumsal muhalefetin hatası da buradadır.

Özelde sendikalaşma, taş ocaklarından nükleer santral meselesine ekolojik sorunlar, kadına yönelik şiddete karşı mücadele gibi mücadele alanlarını “barıştan sonra” çözülecek diye ertelemek, bize üçüncü bir “taraf” olma şansı vermez. Oysa “barış” ancak bu mücadele başlıklarını sokakta yükselterek egemenlerin masasına bu talepler doğrultusunda müdahele ederek, müzakere sürecini mücadele sürecine çevirerek mümkün olacaktır.

***

Müzakereler bitmiş değildir, devam edecektir.

Şimdi, yapay ümitler yaratanların yapay sızlanmalarına empati yapmanın veya bir yükselip bir alçalan ruh hallerini takip ederek sinirlerimizi yıpratmanın zamanı değil…

Şimdi zaman, ekoloji, toplumsal cinsiyet eşitliği ve emek mücadelesini yükseltmenin ve masaya sokaktan müdahale ederek, müzakere sürecini mücadele sürecine çevirmenin; halkın tarafını yaratmanın zamanıdır…

“Bu ata atlayacak yürek, bu kabzaya bilek gerek…”

Münür Rahvancıoğlu

Baraka Aktivisti