BAĞIMSIZLIK YOLU VE KIBRIS SORUNU – CELAL ÖZKIZAN

Geçtiğimiz ay, Kıbrıs’ın kuzeyindeki yeni bir siyasi hareket olan Bağımsızlık Yolu’nun (BY) ilkelerini, BY’nin politik bildirgesi (bildirge için : http://bagimsizlikyolu.org/bildirge/ )üzerinden özetleyici bir şekilde tanıtıcı bir yazı yazıp, bildirge üzerinden bu tür yazılara devam edeceğimi söylemiştim (serinin ilk yazısı için : http://www.ankaradegillefkosa.org/kuzey-cephesinde-yeni-bir-sey-var-bagimsizlik-yolu/ )

Kaldığımız yerden devam edelim ve bu sefer de Bağımsızlık Yolu’nun Kıbrıs sorununa, özellikle de Kıbrıs sorununun çözümüne ilişkin bakışının ana hatlarını dile getirelim.

 

Kıbrıs’ın kuzeyindeki solda, Kıbrıs sorununun çözümüne dair, Bağımsızlık yolununu duruşu haricinde 3 ana bakış vardır. Bu bakış açısından ilk ikisinin zaten sosyalist bir iddiası yoktur (içlerinde radikal demokratlar, anti-militaristler, sol liberaller, sosyal demokratlar ve sol popülistler vardır) ancak Kıbrıs’a özgü tarihsel nedenlerden ötürü solda yer almaktadırlar. Ayrıca, bu üç bakış açısı arasındaki çizgiler çok keskin değildir ve üç çizgiden ikisine veya üçüne de farklı oranlarla dahil edilebilecek ya da alt-bakışlar vardır (hatta, bu alt-bakışların kendi arasında da geçişler olabilmektedir) Ancak genel bir çerçeve çizebilmek adına, bu geçiş noktalarına değinmeyeceğim.

 

1 – Dış Mihrakçılar : Bu bakış açısına göre, Kıbrıs sorununun ortaya çıkışının ve halâ süren çözümsüzlüğünün temelinde ‘Kıbrıslı’ harici “güçler” vardır. Bu gruptakilerin kendi içlerinde farklılaşabildikleri noktalar var olmakla, hatta yer yer zıtlaşabilmekle birlikte, en temelde şu görüşü paylaşırlar : Kıbrıs sorununun önündeki en büyük engel NATO,ABD, İngiltere, Yunanistan, Türkiye gibi yapılardır ve çoğunlukla da Türkiye işgalidir çünkü Türkiye bugün hem ada üzerinde en büyük askeri varlığa sahiptir, hem de Kıbrıs’ın kuzeyini doğrudan kontrol etmektedir (Mesela İngiltere de işgalcidir, ancak iç siyasete doğrudan müdahale etmemekte, kendi işini doğrudan bir tek üslerde görmektedir). Bu bakış açısı içinde Türkiye’yi hem NATO’nun taşeronu olarak görenler de vardır, Türkiye’yi tamamen kendi inisiyatifiyle işgalci olarak gören de vardır. Bu bakışın içinde mevcut en trajikomik iki yan ise şudur : Birincisi, bu grubun içindeki bazı kesimler hem NATO’yu sorunun sebebi olarak görüp hem de NATO’nun kurdurduğu Kıbrıs Cumhuriyeti’ne dair güzellemeler yapabilmektedir. İkincisi, yine bu grubun içindeki başka bazı kesimler, “dış mihrak” mevzusunu bu kadar yüceltmelerine rağmen, AB’ye üyeliği savunabilmektedirler.

2 – İç Mihrakçılar : Bu bakış açısına göre, Kıbrıs sorununun çözülemiyor oluşunun tek sebebi ya iki halkın sağcıları ve milliyetçileridir (Papadopulos, Denktaş, Eroğlu) ya da “yeterince cesaretli ve kararlı davranmayan” solcularıdır (Hristofyas, Talat). Elbette “dış mihraklara” dair de yer yer çıkışları olmakla birlikte, esas olarak konumlanışları budur ve mesela doğalgaz meselesinden sonra, “ABD, AB, İngiltere Kıbrıs bütünüyle yasal bir çerçeve altına girsin diye çözüm istiyor, Türkiye’nin de, eğer doğalgaz kendi üzerinden Avrupa’ya satılırsa işine gelir, ancak bizim müzakereciler bir türlü adım atmıyor” demeleri, bunun en temel göstergesidir.

Bu iki bakışın sahipleri ya zaten sosyalist bir programa sahip değildirler, ya da sadece lafta öyledirler. Bu bakışlara bir üçüncüsünü eklemem tam da bu yüzden. Zira aşağıda açıklayacağım üçüncü bakış aslında rahatlıkla yukarıdaki iki bakıştan birine dahil edilebilirdi ancak bu üçüncü bakıştakileri, kendilerince bir sosyalist programa sahip olmalarından ötürü ayrı bir başlıkta değerlendirmek daha açıklayıcı olur :

 

3 – Bu bakıştakiler hem “dış mihrakları” hem de “iç mihrakları” hesaba katmakla birlikte, “dış mihraklar” vurgusuna, yani birinci gruba daha yakındırlar. Ancak onları ayırd eden şey, sosyalist bir programa sahip olmalarıdır. Onları ayrı bir başlık altında değerlendirmemize yol açan şey ise, Kıbrıs sorununun tarihinden ziyade, çözümüne dönük bakışlarındaki özgünlüktür. Bu bakışa göre, Kıbrıs sorunu, Kıbrıs’taki bütün işçilerin –ister Kıbrıslı Türk olsun, ister Kıbrıslı Elen, ister Türkiye göçmeni isterse de Sri Lanka göçmeni olsun- birleşip devrimci parti önderliğinde bir devrim yapmasıyla zaten kendiliğinden çözülecektir. Bu bakış ulusal sorun körüdür, daha doğrusu ulusal sorunu suni bir sorun olarak görmektedir ve bu bakışa göre “Kıbrıslı Türk” ya da “Kıbrıslı Elen” diye bir şey yoktur, “işçi” ve “patron” vardır, diğer kimliklerin geçerliliği olsa bile, bunlar ancak ikincildir; yani sınıfsal çelişkiler haricindeki her ayrılık sunidir. Bu bakışın sorunu, sınıfı bir ilişki ve süreç olarak değil, mekanik ve sabit bir şey olarak görmeleridir; yani sınıfı hayatın kendi gerçek ilişkilerinden değil, “kitabın” sunduğu çerçeveden anlamaya çalışmaktadırlar. Marx ne de olsa “dünyanın bütün işçileri birleşin” diye buyurmuş, Kıbrıs’taki işçiler birleşse çok mu ? Tek bir tarihsel örnek dahi, ulusal sorunu görmezden gelen bir sınıf siyasetinin boş laf olduğunu ortaya koymaya yeter de artar : 1950’li yıllarda, henüz daha toplumsal çatışmalar başlamamışken ve henüz milliyetçilik bugünkü kadar (ya da 60’larda ve sonrasında hep olacağı kadar) güçlü değilken bile, PEO sendikasının ortak işçi toplantılarında, Kıbrıslı Elen işçilerden kayda değer bir miktarı, Kıbrıslı Türk işçilere karşı “sınıf ortağı” gözüyle değil de “azınlık” gözüyle bakıyorlardı. Hatta sırf bu yüzden PEO bir genelde yayınlamak zorunda kalmış ve bu genelgede de Kıbrıslı Elen işçilere “toplantılarda Kıbrıslı Elen bir işçiyi herkes saygıyla dinlerken, sıra Kıbrıslı Türk bir işçiye girdiğinde ortamda bir laubalilik ve kayıtsızlık oluşuyor, bu da mücadeleye ve ortaklaşmamıza zarar veriyor, dikkatli olalım” minvalinde bir uyarıda bulunmuştur. Türk milliyetçileri suistimal etmesin diye hemen belirtelim, bu durum elbette “bakın işte Kıbrıslı Elenlerin işçilerin bile yoldaşça davranmıyor” gibi özcü bir biçimde değil, ulusal sorun çerçevesinde açıklanabilecek bir şeydir ki aynı durum, hem de çok daha ağır bir biçimde, Türkiye’de Türk işçilerin Kürt işçilere bakışında da geçerlidir. İşte tam da bu sebeple, ulusal sorunu (ki artık 50’li yıllardan çok daha keskin bir sorundur ve işçiler dahil her iki halkın bilincine daha çok işlemiştir) dolayımından geçirilmemiş bir sınıf anlayışı, boş laftan öteye geçmez.

 

***

 

Aslında yukardaki açıklamaları yaparak, yani Bağımsızlık Yolu’nun “ne olmadığını” dile getirerek, “ne olduğuna” dair de pek çok ipucu vermiş olduk. O yüzden lafı daha fazla uzatmadan, BY’nin konuya bakışını bikaç madde halinde özetleyip yazıyı bitirelim :

 

  1. a) Kıbrıs sorunu ne sadece “dış mihrakların” ne de sadece “iç mihrakların” yarattığı bir sorundur. Ancak Kıbrıs sorunu, basitçe “dış mihraklar” + “iç mihraklar” toplamından ibaret bir sorun da değildir ve bu ikisi arasındaki etkileşimler; yani Kıbrıslı Elen ve Kıbrıslı Türk burjuvazilerinin kendi yerel çıkarları ile emperyalistlerin Ortadoğu bağlamındaki çıkarlarının karşılıklı etkileşimi ile halklar için bir sorun haline gelmiştir.

 

  1. b) Kıbrıs’ta bir ulusal sorun ve iki halk vardır; yani Kıbrıs’ta yaşayan insanlar basitçe “Kıbrıslılar” olarak bir potada eritilemez, hayatın gerçekleri zaten buna izin vermez. O yüzden Kıbrıslı Elen ve Kıbrıslı Türk emekçilerin birbirlerini eşit ortaklar olarak görmeleri temelinde bu soruna bir çözüm bulunabilir ve ancak burdan çıkacak bir mücadelenin sonucunda, bir ihtimalle, bir Kıbrıslı ulusu doğabilir.

 

  1. c) Kıbrıs sorununu çözmek, Kıbrıs’ta sosyalizm mücadelesinden ayrı düşünülemez. Bugün Kıbrıs’ın kuzeyinde ve güneyinde farkı aktörlerin dayattığı aynı “kemer sıkma politikaları” ve yaşanan benzer süreçlerin ve direnişlerin kendileri zaten bize ortaklaşmanın hangi temelde kurulabileceğininin işaretlerini vermektedir : Kıbrıs sorununun çözümü, bir ulusal sorunun çözümü olduğu kadar, bir sınıf mücadelesinin çözümü anlamına da gelecektir ve bu çözüm iki halkın emekçileri lehine olacaktır.

 

Celal Özkızan

Baraka aktivisti

Be the first to comment

Leave a Reply